Thursday, December 18, 2008
Bozburun'da ilk çanak
Çukali bir eski duvarın başında duruyordu. Sonra kendiliğinden düştü, ikiye yarıldı. Duvarın dibindeki bir çukura yarı yarıya gömüldü ve ilk göçten beri orada unutuldu...
Tuesday, October 21, 2008
Eisodos stin Drahya
Ayışığı altında bulmuşlardı kıyıyı, taşlıktı kıyı
Ay aydınlıktı, deniz lacivert bir çırpınışla uzayıp gidiyordu
Ak kayaların altında gölgeler vardı, bademler vardı
Bademler çiçek açmaya durmuşlardı hepbirden
Boz bir ot tutamı vardı kayaların dibinde
Gövermeye yeltenen kekiklere basmışlardı hep birlikte
Hepbirlikte gelmişlerdi Drahya’ya uzaklardan
Ermiş birinin türbesini anımsıyorlardı Makri’den
Makri’de bırakmışlardı birkaç ölülerini
Babaları erememişti kimilerinin kıyıya
Uzakta yeşil dağlar anımsıyorlardı karlı
Develerin soluğunu getirmişlerdi gece vakti
Soluklanıyordu develeri, çulları çuvallarıyla
Bir kaç çocuk ağladı kundaklarında
Uzun boyluydular bir kökten gelen
Yularları bırakıp denizi seyrettiler öylece
Ayaydınlıktı, ortalık aydınlıktı, deniz yakındı
Kararan kaleler var gibiydi adalarda
Adaların varolduğunu bile bile gelmişlerdi
Kıyıdan ötede büyük bir başka ada daha vardı
Doktorlar varmış, hastaneler varmış orada
Ne bilsinlerdi hastalığı, diriliği bilirlerdi
Bir ölümü bilirlerdi, bir doğumu bilirlerdi
Kıyıya indi biri, içilecek su gibi geldi deniz
Elini batırdı lacivert suya, ak köpüklere
Alnına sürdü, Drahya’ya ilk dokunuştu bu
Develer soluklandılar hep birlikte
Uzun boyunlarını çevirdiler denize doğru
Baktılar onlar da ayaydınlık sulara
Ak kayalara, kızıl topraklı yamaçlara
İlk dokunuşla Drahya açıldı böylelikle
Deniz açıldı, Bosporani toprağı açıldı
İndiler kıyıya birer birer, baktılar suya
Su köpürdü ayışığında, çoğaldı kayalara vurdu
Ay vurdu ışığıyla kayalara, tuz koktu
Gece bitti sabah oldu, Drahya kapılarında
Su buldular bir azmakbaşında
Su acı geldi sonra avuçlarıyla alıp
Sürdüler yüzlerine, kulak arkalarına
Alınları akpaktı gelenlerin, erkeklerin
Büyük kulaklarıyla duydular denizin sesini
Durup dinlediler lodostan gelen esgini..
Friday, September 19, 2008
Hoş geldin Lidya
Bir eylül günü açtın gözünü dünyaya
Anne kokusu aldın, ak sütle tanıştın
Ömrün olsun yeryüzünde, doyasıya yaşayasın
Hepimizden daha ileri gideceksin
Güzel çayırlara bassın ayağın
Duru suları kana kana içesin
Kiraz çiçekleri altında oturasın
Kar üstünden geçmiş rüzgarları koklayasın
Deniz tuzu ile tuzlanasın
Güller serilsin yatacağın yerlere
Ceviz gölgesinde geçiresin yazı
Güneş aydınlatsın gül yüzünü
Denizin mavi kokusunu içine doldurasın
Gönenç içinde bir ömür süresin
Akıl arkadaşını tez bulasın
İyi yürekli, cesur yürekli olasın
Babanı anladığın yaşa eresin
Anneliği zamanı gelince tadasın
Elin kalemli, dilin tatlı olsun
İpekliler giyesin, mendiller taşıyasın
Kitap bulasın, yazılar yazasın
Saçların defne kokularıyla örülsün
Tanrı çevreni senin gibi kalplilerle donatsın
Hepimizden daha ileri zamanları göreceksin
Yolun ve bahtın açık olsun…
LİDYA KORİ TİS PROTİ KE MEGİSTİ PRİNKİPESSA LATMİAS
Saturday, August 30, 2008
Eylül fırtınaları

Dikkat edilecek işler
Eylül’e adım atacağız.Eylül’e ayak basış serin bir mahzenin, bir ayazmanın içine girer gibidir. Dışarıda parlak bir güneşi bırakarak, içerideki nemli serinliğe adım atar gibidir. Gölgede bir denize bakabilirsiniz Eylül sabahında. Işıklı gökyüzü yazdan kalmadır ama gölgede bir serinlik sizi yerinize çiviler.
Eski takvimlere göre 1 Eylül leyleklerin gitme zamanıdır. Leylekler çatılarda, ev bacalarında, fabrika bacalarında çalılardan yapılma yuvalarını siz görmeden bırakıp gitmeye başlayacaklardır. Çalı yığınları yuvaların üstünde birkaç partal çuval parçasını, rafya kırıntısını, eski bir fanilayı da bırakıp gideceklerdir. Yılanların oh deme zamanı öyleyse! Sulak derelerin çoğu kuruduğuna göre birkaç pamuk tarlasının karıklarında kurbağaların çığlıkları da leylekleri mutlu etmeye yetmez Eylül olunca. Dere yataklarının iyice tabanı çıkmıştır. Kumlu çukurlara dönmüştür en derin yerler.Bağların topraklarında yeşil kuyruklarını savuran kertenkeleler de seyrekleşmiştir. O halde gitmek gerek!
Uluğ takvimine göre güneş 1 Eylül’de 5.26’da, 30 Eylül’de 5.55’de doğacaktır. Batışı ayın girişinde 18.44, çıkışında 17.55’de gerçekleşecek ve 30 gün boyunca 1 saat 18 dakika gün kısalacaktır. İlk haftada sisli ve mutedil bir hava bizi bekliyor. İkinci haftada yağmur ve rüzgar var. Üçüncüsü nemli ve ılık. Son hafta ise sisli günlerle dolu.
Ayın 2’sinden başlayarak iki gün fırtına var. 6 Eylül Bıldırcın fırtınasına karşılık gelen çalkantılı bir gün olacak. 12’sinde Çaylak fırtınası esecek. 20’sinde adsız bir fırtına ortalığı değiştirecek. 23 Eylül günü güneş Sümbüle burcundan çıkıp Mizan burcuna girecek. 28 Eylül günü yine bir fırtına var; Kestane karası fırtınası. 30 Eylül’de sonunda Turna geçişi fırtınası ile günler artık kısalığını duyuracak.
Eylül’de çok meyve yenmemesi tavsiye olunsa da Çavuş üzümü, armut, karpuz-kavun ve mürdüm eriği önerilmektedir. Cevizler taze olduğundan özellikle tatlıların taze cevizli olanları yenebilir. Balık bulunabiliyorsa kılıç balığı ve torik ızgarası yenmelidir. İncirlerin dalda kalanlarını aramaya çıkmak gerekebilir. Bu saatde kuru incir bulunacaktır ama dalında hala taze incirler derin bahçelerde izlenmelidir. Ayva ve nar henüz olgunluğa ermedikleri için biraz daha beklenmelidir.
Birkaç yağmur sağnağına rastlanılırsa iyidir. Toprağın ıslanışı ve koku bırkaması solunmalıdır. Derinlerdeki toprak kokusunun çıkışı insan aklının unuttuğu, yitirdiği şeyleri canlandırır. Bir taşın ıslaklığına el vurulmalıdır. Dahası varsa ceviz ağacı altında serinlikte oturulmalıdır. Suyun aktığı geçtiği yerlerde koku verimli olmaz. Deniz ilk yağmurdan etkilenmez. Eski çarpınışını ve sıcaklığını daha korur. Bir de havanın mavliğinin içine bakılmalıdır. Bu da aklın sakinleşmesini getirir. Eylül’de kışa giriş kokusu olsa da gerginlikten kaçınılmalı. Aceleci olunmamalı ve serinlik sabah gölgelerinin tadını çıkarmalıdır.
Gidilebiliyorsa denizin altındaki görüntü izlenmeli, papaz balıklarının kara kara salınışlarında iç huzuru aranmalıdır. Bunlar otluk taşlık yerlerde öbeklenirler ve salınırlar. Su içindeki bitkilerin olgunluk zamanı, yani yazları geldiği için tohumları da vardır. Sıcak yukarıdan aşağıya daha kaçmaz. Derinlerde serin, ağır sular vardır. Oralara dek inmeli ve soğuğun uyarışına teslim olunmalıdır. Bu sırtınızdan bir aydınlanma getirir ve iç huzuru sağlar. Alnınızın serinliğini bulursunuz. Taşlar kızgın olduğu için bu ayda ayaklarınızı değdirmekten kaçının. Avuç içlerinize derin deniz kumu alabiliyorsanız elektiriğine kapılabilirsiniz. Bitkiler kuruduğu, taşlar kızdığı için, denizin yüzü hala sıcak olduğu için içinize çekecek havayı bu ay bulamabilirsiniz. Bunun için derinlerde soğuk suyun genzinize kaçmasına izin verin ve su yüzüne çıkınca soluk alın.
Giysileriniz için pamuklular yeterlidir. Şapka için güzel günler. Derinin tadını çıkarabileceğiniz havalar olduğu için ayakkabı seçerken de dikkatli olmalı.
Saturday, August 2, 2008
1950'den üç gün

20 Ağustos 1950/Pazar
Enternasyonal Fuarımız Bugün Açılıyor!
1950 ABD ile yakınlaşmaların yoğunlaştığı bir dönem. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü. Gazete manşetlerinde bugün ABD büyükelçisinin de katılımıyla yapılan bir toplantı var. Cumhurbaşkanı başkanlığındaki toplantının en önemli kararı ordunun Sovyet gücüne karşı geliştirilmesi. Aynı günkü gazete manşetlerine yerleşen haberlerden birisi de ordudaki terfi ve emeklilikler. Sorunlar bu kadar değil. Bulgaristan’da soydaşlarımızla ilgili bir huzursuzluk günlerden beri izleniyor. Ordunun Kore’ye gitme hazırlıkları sürüyor ve yedek subaylar uzun bir beklemenin ardından Ağustos ayı içinde terhis ediliyorlar. Halide Edip Adıvar ise Edinburg’da bir konuşma yapıyor ve 1950’de yapılan genel seçimlerde kadınların verdiği oyların belirleyici olduğunu söylüyor.
20 Ağustos geleneksel olarak İzmir Enternasyonal Fuarının açılış tarihi olduğuna göre, hükümet açılış için Ekonomi ve Ticaret Bakanı Zühtü Velibeşe’yi görevlendiriyor. Beraberinde Dış Ticaret Dairesi Başkanı Yardımcısı Orhan Utkan, Teşkilatlandırma ve Küçük Sanatlar Umum Müdürü Mennan Yiğiter, Sergi Komiseri Kemal Kuntay, Özel Kalem Müdürü Celil Vaizoğlu ile birlikte saat 19.50’de Ankara’dan İzmir’e Ege Ekspresi ile geliyorlar. Basmahane garında Vali Sabri Adal, Garnizon Komutanı General Cihangir Berker, 65. Tümen Komutanı General Fazıl İlge, Belediye Başkanı Hulusi Selek ve ilgililer karşılıyorlar. Bakan, Basmahane garından doğruca İzmir Palas Oteli’ne geçiyor. Bakan:”Bilindiği gibi 19. İzmir Enternasyonal Fuarı’nı hükümet adına açmaya geldim. Önümüzdeki günler içinde ani bir davet vaki olmadığı takdirde ay sonuna kadar Ege bölgesinde kalarak bakanlığımla ilgili mevzular hakkında muhtelif tetkik ve temaslarda bulunacağım.”
Fuarın açılışı konukları arasında İktisadi İşbirliği İdaresi (Marshall Yardımı) Türkiye İcra Komitesi Başkanı Mr. Russel Dorr ve İngiliz Büyükelçisi Sir Noel Charles da bulunmaktadır. Aynı zamanda kentteki gazeteler ataktadır Demokrat İzmir, “Fırıldak Ömer” diye bir tefrikaya başlar: “İstanbul’da tramvayı, İzmir’de Lozan Kapısını ve Eskişehir’de ‘....’ları, Hacı Ağalara nasıl sattım?” Klasiklerden Seçmeler Dergisi, “Jül Sezar ve Pompeinin Son Günleri” adlı yapıtı pek yakında çıkaracak, üstelik tüm okurlarını kazaya karşı Türkiye Genel Sigorta’dan 1000’er liraya sigortalayacaktır. Basmahane semtinde de Fuar için işyerleri hazırdır. Fikri Göksay agrandisman işleri için Taksiler karşısındaki stüdyosunda müşterilerini bekler. Şenocak Tiyatrosu, Bahribaba Halkevi yanında, Muammer Karaca’yı “Sizin Sokak” adlı oyunla ağırlamaktadır. İzmir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Fuar’da açıkhava temsilleri vermekte, Shaekespeare’nin “Hırçın Kız” adlı yapıtını sahnelemektedir. Zati Sungur, Fuar’da Çamlık Senar bahçesine gelmiştir. Göztepe futbol takımı ise gemiyle Afrika yolculuğuna Keloğlan adlı kuklası ile sahneye çıkmaya hazırlanmaktadır. Gazeteler, hac mevsimi olduğu için gemi ile yapılacak yolculukların ilanlarıyla doludur. Beyrut’a uğrayan, Süveyş kanalıyla Cidde’ye giden gemilerin sayısı, günümüzdeki gemilerden bir hayli çoktur ve bunlardan birisi Karşıyaka vapurudur.
9 Eylül 1950/Cumartesi
İzmir’in Kurtuluş Bayramı Kutlu Olsun
“Kurtuluşun 28. yıldönümü bugün parlak bir şekilde kutlanacak. Bugünkü tören her bakımdan muhteşem ve muazzam olacaktır. Şehrimizdeki bütün evler, dükkanlar husisi müessese binaları, caddeler her türlü nakil vasıtaları günün büyüklüğüne uygun şekilde bayrak ve yeşilliklerle süslenecektir. Bazı müesseseler zafer alayının geçeceği yerlerde taklar inşa ettirmişlerdir. 9 Eylül Meydanı, Basmahane, Keçeciler, Mezarlıkbaşı, Arasta, Balcılariçi, Başdurak, Kemeraltı, Hükümet Konağı, Atatürk Meydanı, Atatürk caddesi çok güzel bir şekilde donatılmıştır. Bayram, gece yarısına kadar devam edecektir. Büyük günü tes’id etmek için tesbit edilmiş olan programın ana hatları şunlardır: Belkahve’de Toplanma:Kahraman ordumuzun İzmir’e ilk girişinde Atatürk’ün bir müddet istirahat ettiği Belkahve mevkiinde İzmir’den ve civar ilçelerden gelen heyetlerin iştirakiyle bu sabah saat 8’de bir toplantı yapılacaktır. Şehitliğe Gidiş: Ordumuzun İzmir’e girdiği 9 Eylül 1922 günü şehit düşenlerin aziz hatıralarını anmak üzere bir heyet, İzmir’den hareketle saat 8.30’da Şehitlikte bulunacaktır. Şehitliği ziyaret sona erdikten sonra üç süvari müfrezesi ayrı ayrı kollar halinde İzmir’e girerek şehrimizin düşmandan kurtarılmasını temsil edeceklerdir. Bu üç kol, şehre girdikten sonra Konak meydanına gelecekler ve müfreze komutanı, evvela Sarıkışla’ya ve sonra da hükümet binasına şanlı bayrağımızı çekecektir. Bundan sonra İstiklal Marşı çalınacak, bir dakikalık ihtiram sükutunu mütekaip bir öğretmen tarafından bugünün manasını belirten bir konuşma yapılacaktır. Saat 10.30’da bir top işareti üzerine bütün fabrikalar, kara ve deniz vasıtaları düdük ve kornaların ile ordumuzun İzmir’e girişinden doğan sevinci yayacaklardır.” “Fuarda bir yenilik, 50 kuruş! Lozan Kapısı tarihi İzmir Pavyonu arkasında Şafak Gazinosunda binbir çeşit mezesiyle şöhret bulmuş meşhur Akif tarafından hazırlanan bilumum yemekler, soğuk ve sıcak mezeler porsiyonu elli kuruştur.” “Güreş, Fuar Açıkhava Tiyatrosunda, 9-10 Eylül günleri, 18.30 ile 20.30 arasında İzmir ve Eskişehir güreş takımları karşılaşması, dünya şampiyonu Muharrem Candaş, Nasuh Akar, dünya ikincisi Muhlis Tayfur, Ali Özdemir ve Ahmet Şenol da maç yapacaklardır. Yerler numaralıdır. Biletler: sabahtan 17.30’a kadar Kemeraltında Ehram tuhafiye mağazasında, 15.30’dan sonra Fuar’da Tiyatro gişesinde satılmaktadır. Duhuliye:100-150-200 kuruştur.” “Sayın İzmirliler, Pavyonumuzda satışa arzedilen sedef kakma, bezik, dikiş, sigara kutuları ile tavla ve sehpalarımız en makbul Fuar ve bayram hediyeleridir. Yeni gelen çeşitlerimizi görünüz. Fuar, Havuzlu çarşı no:29 Cihat Aksel”
Fuar Bir Panayır Yeri Olmaktan Kurtarılmalıdır.
İzmir Enternasyonal Fuarı bu sabaha karşı, 02.30 da kapanmıştır. İzmir Belediye Başkanı Rauf Onursal, sergiye katılanlara Fuar Gazinosu’nda bir öğle yemeği vermiştir. 30 gün içinde Fuar’ı 1 284 978 kişi biletli olarak gezmiştir. Fuar Kısa Dalga Radyosu da yayınına dünden itibaren son vermiştir. Belediye Başkanı Onursal yaptığı konuşmada “İzmir Fuarı’nın bilhassa Türk ziraatı, iktisadiyatı ve sanayii hakkında en geniş malumat verecek bir hale getirilerek bir panayır vaziyetinden kurtarılması lazım geldiğini” söylemiştir.
Thursday, June 26, 2008
İzmir'i arşınlamak
BİR PARÇA KEYİF TUTUN
Bir parça keyif tutun avuçlarınızda. Körfezin duru suyunun değilse de Şaşal’ın tadını çıkarın. Erişilebilecek daha birkaç şey değil, çok şey bulacaksınız İzmir’de. İsterseniz lezzetler kovalayın. Sabahları oburca “boyos” yiyin. Bir tane, iki tane, üç tane, on tane. Yanında mutlaka odun talaşında, tavada ve fırında pişmiş yumurta olsun. Yanına mutlaka karadut şerbeti bulunsun. Ya da derin Demir han içinde koruk şerbeti. Hiçbirşey olmadı limonata. Şeytan Çarşısı’ndan geçiyorsanız kaldırımda şeftali-vişne karışımı için. Yiyecek gücünüz varsa Tepecik’e uzanın orada “hamal böreği” var; ya da yokuş yukarı Eşrefpaşa’da “çiğbörek”.
Öğleyi bulduysanız, içinde koruk çekirdekleri yüzen bir bamya söyleyin kendinize. Cumaysa günlerden, iç pilav üstü kuzu fırında söyleyin. Beklenmedik sürprizlere hazır olun dünyanın en iyi lokantalarının dizili olduğu Kemeraltı’nda. Kefal pilakisi, akya çorbası, ya temiz Karaburun midyesinden yapılma bir buğulama. Enginar, iç baklanın içi bir başka burada. Roka, maydonoz, dereotu hep taze. Kentin yitik bahçelerinden, Roka cumhuriyetinden, Roka bürokrasisinden gelip dağılıyor.
Tatlı aramaya çıktıysanız, içi sarı yumurtalı, kalın manda kaymaklı “Sütlü börek” var. Hala “dilber dudağı”, hala “Bülbül yuvası” var. Hiç olmadı, ayaküstü “Şambali.
Bütün bunların ardından damak cilası meyve ararsanız, kuytularda, merdiven aralıklarında iyi meyveciler vardır. Biri Hisarönü’nde, biri Kardiçalı’da, biri Gaffarzade oteli yanında (Kemeraltı camisi karşısı), bir başkası Turgutlu geçidinde Çankaya’da. Bunlar hep iyisini, en süzmesini nasıl bulup getirirler İzmir’e?
Akşam çöktüyse bir masa gerek; artık Şükran yok! Bir Veysel Çıkmazı sizi bekler, bir de Yalova’nın ekabir kibarlığı. Yokuşun başında plakların çokluğunun şaşırtıcılığı; epeydir aşınmış bir meyhane de bulunur. Gazino istemek, ne fuarda ne de kıyıda kalmamıştır. Ne Varyanta asılı bir İkinci Ulusal Mimarlık dönemi yapısı, ne de Asansör’de körfez serinliğine bakış, çok vermese de hiç yoktandır.
Keyifleri göze, gönüle göre düzenlemek varsa, Fevzipaşa ile Gazi bulvarı arasında gezinmek gerek. Cumhuriyet’in en güzelleri, Kütahya çinilileri orada. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın güzelleri bunlar. Borsa, Kardiçalı, Vakıflar, irili ufaklı mağazalar. Çinilerin geldiği yer Kütahya. Ne çok çok sevmişiz şu turkuazı. Mavi deyince içimiz ferahlamış. Karanlık Çukur hanı geçince yarım porsiyon Karaosmanoğlu hana kalmışız. Mirkelam Hanı kendini gizlemiş. Orada hala “kontrmanto” işleri yapılıyor, biliyor musunuz? Bir başka handa sucuklar asılı. Ama kantarcılar, taşçılar duruyor gibi. Adı büyük, kendi güzel Ali Paşa meydanı orada kentin ortasında. Uzun Yemiş Çarşısı Sokak’ta eski bir iki pencere, oradan dönünce Cezayir hanına doğru, Halim Ağa çarşısına doğru, tam köşede “İşte buraya gemiler bağlanırmış!” denen bir taş, kaldırıma gömülü. İlla ki bir malta taşı döşeme görmek isterim derseniz,beyler sokakların içine! Eski Adliye deposunun içinde bu taşlardan var. Birinci Beylerde zarif bir eczane duruyor. Hala orada S. Ferid marka “Art Deco” şişelerde “altın damlası” ve “lavanta” bulunuyor. Foto Balım’ın üstünde, yıkıldı yıkılacak Güzel İzmir hanı’nda, saçaklarda Atina fırınlarında pişme parapet vazoları bakıyorlar işte size.
Memleket hastanesi ardında Ali ağa semtinin suları, Balaban yokuşu, caminin derin dehlizli ve huzurlu haziresi. Arap Fırını sokakta gevrek. Esnaf Şeyhi camisinden yokuş yukarı bakışta, İzmir’in en güzel merdivenleri, Milli Şef’in doğduğu ev..
Ya da yoksulluğun içtenliğini sormaya gidelim. “Masumiyet” filminin çekildiği veremliler koğuşu Güzel Konya Oteli’ni bilir misiniz? Otelin altındaki lokantalarda tutunan, filmde oynamış karakterleri.. Artık “Yeni” olmayan Sadık bey Oteli’ni ve öteki otelleri. Hemşehrilerin tümünü çekmek için yazılmış tabelalarını:Antalya-Akseki-Burdur Hemşehriler Oteli gibi. Dönertaşın dönüşünü anlatacak bir çakmakçıyı aramaya gider misiniz? Ya da Mezarlıkbaşı zulalarında çift sarmalarını saklayan bitirimleri tanır mısınız? Eminim Yeşil Pasaj’den geçmediniz. Yeşil Pasaj’dan geçişte, duvar tuvalethanesini, Bizans sarayının kapısını, duvara gömülü çeşmeyi, Alliance İsraelite Yurdu’nun yıkık duvarlarını, kararmış bir sinema beyazperdesini, yüzlerce kırpık pabuç tabanı arasında hiç görmemiş olabilirsiniz. Asım Gündüz’ün aileevi de zaten çoktan kapalı. Gül Baruh da terketti aileevini. Püsküvütçü kıraathanesinde yüzler yine soluk. Tevfik Paşa Hamamı’nın kapıları hala açık. Zarif şapkacılar bu sokakta, Anafartalar caddesinde. Çorbacı İsmet, işkembeye tahin koyuyor. Pandispanya yapan birkaç pastahane var ötesinde.
Garlar eski garlar. Trenler Aydın’a, Denizli’ye. Otoray yok ama hızlı trenler var. Billur Otel, trabzanbaşındaki billurlarını konuşturamıyor artık. Anıları yutmuş kristaller Kulalı Kel Ahmet’i anımsamıyor. Olsun yine bir parça İzmir peşinde değil miyiz? Bitpazarı yeni kentlilerle dolup taşıyor. Şöyle beş milyona giyinmek mümkün. Eski sözler uçuyor havada, İzmir argosu bunlar:cillop, bir direk, yarım asker, eskidir vs. Müstamel elbiseler yine alınıp satılıyor. Ütüler, eski kömürlü ütüler. En sarsak yaya geçitleri, ışıklı kavşaklar çanı ve kayası olmayan burada. İsterseniz gülün.
Kalearkası’nda çınarlar her yıl birer birer gidiyorlar. Ama yol yeşil ve keyifli hala. Ciğerci ince dilimlerdeki yeteneğini göstermeyi sürdürüyor. Denize attığınızda kendinizi, rüzgar orada. Hiçbir ulusun rüzgarı yok değil mi? Örneğin “Türk rüzgarları” var mı? Ama İzmir rüzgarı var:İmbat. Keyif olsun diye artık bir bir sayabilirsiniz eski İzmir’den kalan yapıları. İşgali görmüş balkonları, bir balkonun altında kendisine “denize atla!”dendiği için ve atlayamadığı için sırıtması donup kalmış konsol kızı. Duvarları eski eğlenceleri saklayıp yenileriyle karıştırmış, bunamış bir kıyı yosması pavyonu, Naim Palas’ın demir kepenk tırkılarını, yere gömülen evi, “Proksenia tis Ellados”u ve yanındaki “Deutsch” olamamış yeşil evi..
İmbatın elinde esirseniz, binin karaçolara. Doğru Alsancak garına. “Burada saat kulesi varmış” diye sorun. 1314 tarihinde yapılan eklemenin yazıtını bulun. İncir başlıklı sütunları görün. Bir bilet alıp Buca’ya kaçın. Bornova sokağından geçip Alsancak garına geldiyseniz Bornova’ya Yamanlar dağından indirilme üzüm almaya gidin.
Kitap ve gizemler arıyorsanız kızlara ağalık etmiş hanın çevresinde dört dönmelisiniz. Bir kitap yazıldığı ve basıldığı günden, bir fotoğraf çekildiği günden, bir kartpostal postaya verildiği gündenberi size ulaşmak için çırpınmaktadır. Bilinmeyen sevgiliye kavuşma özleminizi burada karşılayacaksınız. İnce uzun bir Arnavut’un elinden, çevirilerinin köşesinde bekleyen bir bayan sahhaftan ya da hattan-minyatürden kent davetiyelerine çağırdığımız bir güngörmüş elinden kitabınız, fotoğrafınız, kartpostalınız-tümü de İzmir üstüne-sizin için hazır edilmiştir. Avare arayışlarda kentin sokak aralarına serpilmiş yığınlarda ruhunuza göre kağıtlar, tabaklar,tenekeler vardır elbette. Kiraz hanının serin geçidinde “Smyrne” yazılı bir kavanoz hazır edilmiştir, oradan geçerseniz diye.
Bunca tufanın içinde, kalabalığın uğultusunda, sıcak altında, poyraz üstünde çabanızı bekler kent. Elinizden geleni yapın. İzmir’i çoğaltın. İzmir’i artırın. Hala elinizde bir tutam keyif bulamıyorsanız başka diyecek yok….
Friday, May 9, 2008
Kayıp bir şölen
Paşa Böreği
Paşa Böreği bir efsanedir. Çünkü gidip Aydın’da bir lokantada, hatta arasanız bir evde kolay rastlayamazsınız. Hep ödül olarak Paşa Böreği yapılacağı, yaptırtılacağı söylenir durur. Havada uçuşan övgüler, sözvermeler Paşa Böreği üstünedir ama kimse hazretin izini göstermez. Bu nedenle bir masalmış gibi gelir Paşa Böreğinin varlığı, tadı, yemesinin keyfi..
Paşa Böreği için ilkönce Aydın ölçülerine ve ağzına göre bir okka un yani bir kilo un, 3 yumurta ile makarna hamuru yapılır. Ununun tanıdık bir un, Söke unu olması gerekir. Yumurtaların, avludaki kümesten, daha sabah doğmuş olmaları umulur. Suyun ise Koçarlı, Madran suyu gibi arı, içimi güzel su olması beklenir. Un ve yumurta ve de su buluştuktan sonra yoğurma vakti gelmiştir. Vakit kuşluk, saat dokuzu geçmiş, on sularına dayanmış demektir. Yuvarlak açılan dokuz adet yufka biraz bekletildikten sonra yine Aydın deyimi ile yağ dığanında-bu sözcük Yunanca tigani=tava’nın Türkçeleşmiş biçimidir-kağıt gibi kızartılır. Dığan, tek saplı, bakırdan yassı bir mutfak aracıdır. Derin olanında patates, patlıcan-biber kızartması yapılır. Azıcık yassıca olanı ve yaklaşık 30 cm. Çapında olanı yufkalarınızın, dolayısıyla da Paşa Böreğinizin ölçüsünü belirler. Demir saplı dığan bahçedeki üçayak üzerine yerleştirilir ve Aydın dağlarının derin vadilerinden katırlarla getirilmiş pirnar meşesi odunları ateşlenir. Meşe odununun kendine özgü isi ve güzel bir kokusu vardır. Biraz tavaya, yufkaya ve yemeğe bu kokunun geçmesi ve kokunun avlu duvarını aşıp sokaklara çıkması gizliden bir tiryakilik yaratır. İnsan bu kokuyu olmayınca, bulamayınca arar. İç olarak yarım kilo dana kıyması, ince çentilmiş-sıçan dişi-iki soğan ve varsa bir bardak çam fıstığı, ceviz zeytinyağında kavrulur, hazır edilir. Çam fıstıkları Koçarlı’nın yukarılarından Mersinbeleni’nden getirtilebilir. Ceviz ise Aydın’dan bakınca Nazilli’den Buldan’a kadar sıralanıp giden dağın adıdır da, meyvesidir de. Sedefli cevizler, serin vadi diplerinde çınarlarla birlikte, kestane ağaçlarının yanında büyüyüp serpilmişlerdir. Bir sahana, bu kulaklı bakır bir sahan olmalıdır, şimdi Paşa Böreğinin gereğince sıralamak zamanıdır. Sahanın kulaklarından kasıt çift kulplu olması, az derin olması, dövme bakır olması gibi koşullardır. İlkönce üç kat yufka konur ve konurken et suyu kepçe kepçe yufkaların üstünde gezdirilir. Özleşen yufkaların üstüne bir kat hazırlanmış kıyma içi serpilir. Üç kat yufka konduktan sonra bir kat daha iç ve de en üste yine üç kat daha yufka konarak tam dokuz kat yufka katı ve iki iç katı elde edilmiş olur. Böyle kalıplanmış kulaklı sahan artık hazırdır. Biraz kızartmadan kalan ateşin külleri üstünde az özleşmesine de izin vermeli, biraz ateşte tutmalıdır. İsteyen, varsa bir fırında hafifçe böreğin tavlanmasını da gerçekleştirebilir. Artık sahanımızın içinde istersek dilimleyebileceğimiz Paşa Böreğimizin ana zemini vardır. Yemek içinse kese yoğurdu gerek. Bir kesede , ağacın dalında asılarak sabaha dek bekletilip özleştirilmiş, suyu alınmış yoğurt bilinen kremalardan daha üstün bir lezzettir. Yine de biraz suyla tonlandırmak, kıvamlandırmak gerekir. Kese yoğurdunun vurgusunu artırmak için vazgeçilmez sarmısak tadı katılmalıdır. Tunç bir havanda, altına tuz konmuş, havan elinin darbeleri ile kayması önlenmiş sarmısak dişleri dövülerek krema kıvamında yoğurda katılınca sosumuz hazırdır. Paşa Böreğini görkemli biçimde gösterebilmek için düz ve büyük bir tabağa sahandan tersyüz edip koymak, görsel etkisini artıracaktır. İster dilimli, ister bütün Paşa Böreği üstüne yoğurt dökülür. Bir pasta yuvarlağı gibi üstünden yoğurdun azıcık aşağıya doğru akması izlenir. Başka küçük bir dığanda hazırlanmış kaymak yağı yani tereyağı, kırmızı biber ve ev yapımı salça eritilir, karıştırılır Aydın deyimiyle “renk” hazırlanır. Paşa Böreğinin üstüne renk döküldükten sonra da ince kıyılmış maydonoz ile süs yapmak keyfe kederdir. Paşa Böreği için yanında ne içmeli sorusuna karşılıksa eğer kuru üzümden şira yapmayı biliyorsanız bu unutulmuş vurgulu güzel tad, damak tadınızı artıracaktır. Son yıllarda artan karadut üretimi nedeniyle şurubundan bulunmasını da kolaylaştırdı. İstenirse şıra yerine karadut şerbeti içilebilir.
Friday, March 14, 2008
Rebetler ve rebetissalar
REBETİKO
İzmir ve çevresinin özgün müziklerinin 1922 olayları ve ardından Lozan Antlaşması uyarınca gerçekleşen 1923-24 Mübadele işlemleri yoluyla bir bellek dağarcığı olarak kıta Yunanistan’a geçişi, önemli bir kültür olgusudur. Bu geçiş, müzik öğretisi ya da tarzının daha sonra bir proleter alt kültür müziği olarak Rebetiko/Rebetika diye gelişmesi demektir. Çeşitli yasaklama dönemleri geçirmiş olsa da Rebetiko, “Küçük Asya Felaketi” denen olayın, özellikle de İzmir kökenli sanatçıların kıta Yunanistan’da yarattıkları bir tarzdır ve günümüzde bir bakıma İzmir müzik anlayışı, yaşamını hala sürdürmektedir.
Kelimenin kökeni İzmir ve çevresinde, İstanbul’da konuşulan Yunanca’nın eski İyon lehçesi gibi köklere inebilecek sözcüklerinden biri olmalıdır. Eski Yunanca konusundaki en yetkin sözlüklerden Liddel Scot Leksikon’unda, “rembomai” fiili kararsız olmak, raslantısal davranmak olarak açıklanıyor. İ. P. Panayotidou’nun Yunanca-Türkçe Leksikon’unda Rebet biçiminden çok, sözlüğün basıldığı 1898 yılındaki kök sözcük yeralmaktadır. “Rembos”, serseri, avare demektir. Aynı kökten türetilen “Rembodis”, dalgın, zihni meşgul ve perişan, dikkatsiz olarak verilmiştir. Rebetlerin bir başka temsilcisi olan sözcük “Manga” ise aynı sözlükte çapkın, külhan beyi, çete, güruh, zümre, takım karşılıklarıyla verilmiştir. Panayotidou, sözlüğünde “Mangas” sözcüğünü çapkın yaramaz, külhan beyi ile karşılıyor. Bu iki önemli sözcük rebetiko kültürünün anahtarlarıdır. Mangalar yaşamın aşkla karışmış acılarını çeken insanlardır. Rebetler ise bu acıyı dillendirmede daha ileri örgütlenmiş kişiler olarak gözükmektedirler.
19. yüzyıla bakıldığında kıta Yunanistan’da müzik türleri birkaç bölge tekelinde ve kendi içinde genetik bir havuzla sınırlıdır. Yanya bölgesinin “Yanyotika”, Mora’nın “Moraitika” ve genel olarak da Attika ile Mora kesiminde bir yaşama tarzı olan koyun hırsızlarının müziği “Kleftika”, kıtadaki müzik türlerinin ana eksenini yaratır. Küçük Asya ya da Asya Türkiyesi’nde ise iki tür belirginleşmiştir. Birincisi tarihsel kökleri nedeniyle İstanbul, kısaca Konstantinopolis’den galat “Politika” diye anılır. İkinci gurubu ise “Smirnaika” gurubu oluşturmaktadır. İzmir’de 1845’de, Andrea Singrou’nun bildirdiğine göre güzelsesli okuyucular bulunmaktadır ve İstanbul’da söylenen şarkılar gibi 19. yüzyılın halk şarkıları genel olarak Rebetiko sınıfına sokulurlar. Sokrates Prokopios’a göre Türklerin ve Rumların çaldıkları çalgılar ve yöntemler şunlardır: dümbelek, gitar, mandolin, santur ve keman. Başlıca müzik türleri arasında karşılama gibi danslar “kibariko” diye tanımlanırken, “yerliso” denen türün öndegelenleri olarak “çiftetelli”, “zeybekiko”, “kasapiko” gösterilir. Gazel anlamına gelen “Amanedes” ve “kantades” daha çok profesyonel okuyucuların müzik türleridir.
İzmir Kordon’unda yeralan “kafe şantan”lara tezat yaratan “kafe aman”lar daha çok kentin derinliklerindeki müzik odaklarıdır. “Kafe aman”ların müzik türü ise gazellerdir. Bu türden tekkeleşmiş yerlerin en güzel betimini Dido Sotiriou, “Kanlı Topraklar Üzerinde” adlı romanında verir. Aya Dimitri mahallesinin ötesinde, Meles caddesinin sonunda Ogdondakis’in işlettiği Louloudyas hanı böyle bir yerdir. Burada birikenlerin çektiği parasızlık ve işsizlik, 15 Ağustos’ta kuru incirin İzmir limanına gelmesi ve incir mağazalarının açılması ile bir parça olsun hafiflemektedir. Afyon içmenin, esrar çekmenin yaygın olduğu bu tekkeler, suçluları saklar. Şarkılar da bu yaşam tarzına paralel acıları dillendirmektedir. Kordon’a yakın ya da Kordon’daki seçkin yaşam ise kilise koroları, solistleri ile batılı müzik arasında biçimlenir. Frenk mahallesindeki uzun havalara, gazellere benzer “minore”lere bir kibarlık atfetmek gerekir. Plaklara yansımış minorelerin en eskilerinin seslendirilmesinde kilise kökenli koro ve topluluklar, bu arada “Elliniki Estudiantina” denen topluluklar önem kazanmıştır.
Bu türden aşk kantatlarının eşlik edicisi gitar ve mandolindir. İtalyan kökenli mandolinin arkasındaki şişkin tekne görünümü, pek çok fotoğrafta kolay seçilmez. Günümüze ulaşmış birkaç örnekte görüldüğü gibi bu estrümanın batılı perde ve tınılara sahip olması, teknesinin bağlama gibi geriye doğru derinlikli olması, daha sonra, 1930’larda Yunanistan’da ortaya çıkacak yeni bir enstrümanın yaratılışını müjdelemektedir. Louis Corletti gibi üreticilerin mandolinlerinin kıyı müziği ve plak dünyası ile içli dışlı olması bir Frenk tarzı yaşam kalitesinin sonucudur.
Oysa içteki sokaklarda ve hanlarda icra edilen müzik tümüyle yerli çalgılardan oluşur. Keman, ud, kanun, bağlama, cura, darbuka egemendir. Rebet tarzındaki müziğin ilginç eşlik edicileri arasında çalpara denen zilli maşa gibi araçlardan da yararlanılır. Öte yandan rebetler ya da mangalar ellerine iki rakı kadehi alarak tespihleriyle bardaklara vurarak da ritim yaratabilirler. Çalgı çalanın içtiği esrar sarılı sigara ise serçe parmağı ile yüzük parmağının ucunda tutulur ve çalgı çalmaya engel oluşturmaz. Günümüze fiziksel olarak ne “kafe şantan”lar ne de “kafe aman”lardan örnek kalmadığı gibi betimlemelerine ilişkin neredeyse hiçbir şey kalmamış gibidir. Kent içindeki müzik odaklarının dışında, kent dışındaki su başlarının müzik türü ve adı da vardır:”Glencedika”. Türkçe’deki eğlence sözcüğünün karşılığı olan bu türden müzikler daha çok halk şarkıları ve onlara yakın bestelerdir. Bu türün içine sokabileceğimiz anonim müzikler de vardır ki Türkçe versiyonları olan pek çok örnek bu türe girer.
Frenk yaşamına yakınlık demek olan minorelerden en ünlüsü Lefteris Menemenlis’in 1911’de plağa okuduğu “Smirniko mane minore”dir. “Cibaeri mou” yani “cevahirim” de önemli bir minore olarak anılmalıdır. Gazellerin en ünlüsü arasında “Tabakhaniotiko”, tabakhane gazeli anılabilir. Öte yandan halk şarkıları arasında “Aptal havası”, “Menemen zeybek”, “Adamaman” bulunur. Tüm bunların dışında konulu şarkılara bakıldığında toplumsal olayların yansıdığı örnekler de vardır. Genelde anonim bırakılmış bu şarkılar, giderek artan uluslararası doku uyuşmazlığı söyleminin bir sonucudur. Elli’nin öyküsü bunlardan biridir. Elli, Urla’da bir zabit Türk’e aşık olarak kendi ulusuna, daha doğrusu dinine ihanet eder. Artık şeriat hükümlerince iki kenarı da keskin bıçakla öldürülmesi gerekir. Bu türden bir şarkı daha sonra genç kızlara uyarı/tenbih olarak toplumsal ortamlarda kullanılır. Bunlardan birine örnek Dido Sotiriou tarafından Kanlı Topraklar Üzerinde adlı romanda aktarılmıştır. Kirkince yakınlarındaki Güzelköylü bir Türk beyine aşık olmaya hazırlanan bir genç kız, amele Rumların Elli şarkısını söylemesi ile uyarılır.
İzmir’in eski müzik yaşamına, Rebetiko’nun köklerine ilişkin günümüzde bulgulara rastlamak zordur. Ancak boncukla işlenmiş, üstünde “Phylaki” yani hapishane yazan keselere, beyaz metaldan yapılmış afyon sakızı kutularına rastlamak olasıdır. Smyrne başlığı ile basılmış Favorite, Orpheon marka 1910-1922 sürecinin plakları güçlükle ortaya çıkmaktadır. İstanbullu müzik yayıncısı Christidis’in basmış olduğu birkaç nota kitapçığı da buna eklenirse kentin müzik belleğine ilişkin derlenebileceklerin sayısı sınırlıdır. Günümüzde 1922 öncesinin malzemesinin ortaya çıkarılmasını Avrupa, Amerika gibi uzak diyarlara ulaşmış plaklara borçluyuz. İzmir’in güncel yaşamında ise Rebet ya da Manga yaşamından kalma ayrıntıların başında ayakkabı kültürü gelir. Yunanistan’da da Rebetler arasında moda olan ayakkabı, biçim olarak şöyle tanımlanır: “Topuğu ile tabanı arasından bir fare geçebilmeli!”. Bu türden sivri burunlu, yumurta topuklu ayakkabı, İzmir kentinde aynı ekonomik toplumsal sorunları yaşayan iki bölgede görülmektedir. Eşrefpaşa ve Buca’da hala eski gelenek ve kalıplara göre ayakkabı üreten yerler bulunur. Rebet kültürü içinde bu türden ayakkabı ile birlikte dar paçalı pantolon giyme adeti de aktarılmıştır. Paçaları dar pantolonların kerata ile giyildiği söylentisi bile vardır. Beyaz gömlek ve koyu renk takım elbise giymek, tesbih sallamak, kulak arkasına karanfil sokmak Rebetlerin tipik görünümleridir. Efkarlı mangalar içinse daha ileri tanımlamalara ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi “Banabakides” tanımı, Türkçe’deki külhan kelimesinin tam karşılığıdır. “Kuçabakides” ise çalımlanan ancak yiğitlik bakımından içi boş olan Manga demektir.
Kıta Yunanistan’a göçeden İzmirliler’in toplaştığı Pire’de kısa sürede oluşan tekkeler, yoksulluk içinde yapılmış göçün tek kalıtı olan müziği hemen örgütlediler. Getirilen birkaç sazın dışında ses ve bardak, tesbih gibi nesnelerle müzik hemen oluşturuldu. Pire’den çıkan müziğin çoğunluğunu Hicazkar makamı şarkılar oluşturduğu için bu makam “Pireiotiko” diye anılmaya başladı. Pikinu adlı birisinin kendi birahanesinde öldürülmesi gibi toplumsal olaylar üstüne yakılan şarkılar repertuarı zenginleştirdi. Saronik körfezindeki adalarda zulalarlarda içilen esrarın yerini 1930’larda Güney Amerika’ya ulaşan Yunanlı veya Rum göçmenlerin sağladığı kokain aldı. Sefalet arttıkça şarkıların hüznü ve acısı çoğalıyordu. Hırsızlıklar şarkılara konu oluyor, polisler hicvediliyor, balıkçılıkla kazanılan kolay olduğu varsayılmış yaşamın ayrıntıları övülüyordu. Kapetan Andrea Zepos balıkçıların en önde geleni olarak şarkılara geçmiştir. Bu tarzın yarattığı etki 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’dan benzin çalarak geçinenlerin bile konu olduğu şarkılar ortaya çıkarmıştır.
Plak sektöründe ise önce 1922-1932 arasında eskiden kalma şarkıların yinelenmesi dönemi sözkonusudur. Bu arada mandolinden türeyen buzuki gelişme göstermiş ve plaklara, orkestralara girmiştir. Buna rağmen ilk buzuki ile Rebetiko plak kaydı 1933’de gerçekleşmiştir. İstanbul ve İzmir kökenli sanatçıların yarattığı bu İzmir döneminin ardından takımlara giren ve zeybek, kasap havası bestelemeyi, çalmayı öğrenen yeni rebetler ortaya çıkmakta gecikmemiştir. En ünlüleri olan Markos Vamvakaris, Syra adasından gelerek bu dünyanın içinde en önemli bestecilerden biri olur. 1937’de Metaksas iktidarının doğu tarzı şarkıları yasaklamasına dek durum sürer gider. 1942’lerden sonra ise doğu etkisinin Mısır kökenli filmlerle açılması süreci gelir. Ve en sonunda aristokratlar için Rebetiko şarkılarını Manos Hacıdakis, “Eksi Laikes Zoğrafies” -Altı halk resmi- başlığı ile yeniden düzenler.
-İ. P. Panayotidou, Leksikon Ellino Tourkikon, 2 cilt, İstanbul 1898
-Aristomenis Kalivyotis, Zmirni-İ Mousiki Zoi 1900-1922, Atina 2002
-Gail Holst, Rembetika, çev. V. Çelik Akpınar, İstanbul 1993
İZMİRLİ REBETİKO BESTECİLERİ
Panayotis Toundas (1885/86-1942)
1885 ya da 1886 yılında İzmir’de doğan Panayotis Toundas erken yaşlarda dönemin en ünlü enstrümanı olan mandolin öğrendi. Genç yaşlarda İzmir’deki başanı Sideras’ın çektiği Politika/Kentlice orkestrasına katıldı. Dönemin sanatçıları Ogdondakis(Yannis Dragacis), Vangelis Papazoğlu ve Spiros Peristeris ile çalıştı. Yaklaşık 1910’da beste vermeye başlayan sanatçının yapıtları, 1922 öncesinde çok sayıda plağa kaydedildi. Mısır, Afrika ve Avrupa yolculuklarının ardından 1923 yılında Atina’daki Nea Zmirni semtine yerleşti. Tavernalarda bir sure mandolinci olarak çalışan Toundas, 1924 yılında Odeon Plak şirketi’nin müdürü oldu. Besteleri kısa sürede Yunanistan’da tanındı ve ülke dışında da şarkıları plağa aktarıldı. 1929 yılında Cicifyes Taverna’sında şarkı söyleyen Roza Eskenazi’yi keşfeden Toundas, bu İstanbullu okuyucuyu 1930’larda yüceltti. 1931 yılında
-Panayotis Toundas, Panayotis Kounadis’in albüm kitapçığındaki yazısından, LP-Ta Tsilika/Haris Aleksiou, Minos Plakevi [Atina] 1983
Vangelis Papazoğlu (1897-1943 )
Torbalı’da 1897 yılında bir demiryolu memuru ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kıta Yunanistan’da Markos Vamvakaris ile Rebetiko’nun en önde gelen bestecisi sayılır. İzmir’deki müzik çalışmalarını Spiros Peristeris’in kurmuş olduğu müzik gurubu Ta Politakia ile yaptı. 1922 Felaketi ile Yunanistan’a Atina kentine geçti. Yunanistan’a gelmeden once gitar, banço, keman ve mandolin çalıyordu. İlk bestelerini 1925-26 yıllarında vermeye başladı. 1933 yılında ilk plak kayıtlarını yapan Papazoğlu’nun bu verimli dönemi, 1937/38 yıllarında Metaksas diktatoryası nedeniyle kesintiye uğramıştır. Bu süreçte 30 kadar yapıtı plağa geçirilmiştir. Bunlar arasında cüzdan hırsızlarını anlatan “Oi Lakhanades” (=lahanacılar) ve “İ Babessa” sayılabilir. Bundan sonar Atina’da Kokinia semtinde ikinci eşi, İzmirli bir okuyucu olan Vangeliki ile yaşamış ve 27 Temmuz 1942 yılında ölmüştür.
-Vangelis Papazoğlu Panayotis Kounadis’in albüm kitapçığındaki yazısı, LP-Ta Tsilika/Haris Aleksiou, Minos Plakevi [Atina] 1983
Yannis Dragacis (1886- 1958)
Takma adıyla Ogdondakis, ünlü Dido Sotiriou’nun Kanlı Topraklar Üstünde; bizdeki adıyla benden Selam Söyle Anadoluya adlı romanında anılır. 1886 yılında İzmir’de doğan Yannis Dragacis, Rebetiko müziğinde Selanikli Dimitris Semsis ile birlikte keman solisti olarak tüm zamanların en iyisi olarak bilinir. 1923’de Yunanistan’a geçişine dek İzmir’deki “mağaza”larda çalışmıştır. 1925-26 yıllarında ilk plak kayıtları halk şarkılarında türünde gerçekleşmiştir. 1928 yılında ilk kez kendi bestesini plağa kaydeden Ogdondakis, 1938 yılına dek 30 kadar beste vermiştir.
-“Yannis Dragatzis” Panayotis Kounadis’in albüm kitapçığındaki yazısından, LP-Ta Tsilika/Haris Aleksiou, Minos Plakevi [Atina] 1983
ATİNA’DA İZMİRLİ ŞÖHRETLER:
Apostolos Hacıkristos (1902-1959)
İzmir’de Kokaryalı’da 1902 yılında doğdu. 1922 yılında Atina kentine geçti. 1930’ların başında buzuki çalmaya ve dönemin orkestralarında şarkı söylemeye başladı. 1937 yılından 1940’a dek “Kokkiniotissa” adlı şarkısının getirdiği şöhretle yaşadı. 1955 yılına dek İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok sayıda Rebetiko takımı ile çalıştı ve ürün verdi. Yannis Lelakis, Yannis Fotidas, Khristos Basiliadis, Konstandinos Manesi gibi dönemin en iyi söz yazarları ile çalıştı. En tanınmış yapıtlarından biri “Kayıkçı”dır. 5 Temmuz 1959 yılında Atina’da öldü.
-Apostolos Hacıkristos, Panayotis Kounadis’in albüm kitapçığındaki yazısından, LP-Ta Tsilika/Haris Aleksiou, Minos Plakevi [Atina] 1983
Anestis Delias (1912-1944)
Anestis Delias 1912’de İzmir’de doğdu. Ailesi ile birlikte Yunanistan’a geçerken çocuk belleği ile birlikte İzmir müzik geleneğini taşımış oldu. 1922-1932 döneminin en ünlü yapıtlarını vermekte gecikmedi. Drapetsona’daki 40 bin kişinin yaşadığı göçmen çadırlarında öğrendiği müzik ve acılar onu biçimlendirdi. Müzik yaşamına gitar ile başladı, 1930’lara doğru Markos Vamvakaris ile birlikte Rebetiko müziğinin yolunda ilerledi. Doğal olarak narkotiklerle yaşadı ve ünlü şarkılarını besteledi. Besteleri içinde Rast Neva Gazel, Uşak şarkı:Gurbet şarkısı, Kuçabaki (zeybek), Dağa Çıkan Mangalar(zeybek) anılabilir..
-Anestis Delias, Panayotis Kounadis’in açıklama yazısı, LP-Anestis delias 1912-1944, Falirea Kardeşler Plakevi, [Atina, tarihsiz]
İZMİRLİ SESLER
Yorgo Vidalis (1884-1948)
1922’den önce İzmir’deki plak kayıtları bilinen en eski seslerden biridir. 1884 yılında İzmir’de katolik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1903 yılında Anna Bıçakçı ile evlendi ve Petros adında bir oğlu dünyaya geldi. Plaklarının pek çoğunu “Elliniki Estudiantina” denen toplulukla gerçekleştirmiştir. Ayrıca dönemin orkestrası “Ta Politakia” ile çalışmıştır. 1910 dolaylarında plakların üretimin hız kazanması sırasında Theodoros Mavrogenis, Lefteris Menemenlis, Yannis Çanakas gibi seslerlerle şöhrete kavuşmuştur. 1922 yılına dek kent merkezinde şarkı okumayı sürdüren Vidalis, bozgun sonrasında Atina’ya geçmiş, 1924-1931 arasında 100 kadar Anadolu kökenli halk şarkısına plağa okumuştur. Hafif müzik çalışmaları da bilinen Vidalis dönemin sanatçıları Con Biliaris, Yorgo Savaris, Spiros Peristeris ile birlikte yaptığı çalışmalarda, mandolin egemenliğinden buzukiye geçiş sürecine hizmet etmiştir. Haziran 1948 yılında ölen Vidalis, İzmir ile Kıta Yunanistan Rebetolojisinin geçiş sürecini temsil eder.
-CD-The Greek Archives Vol 7, Unknown Recording of Songs from Smyrna 1922-1940, [Atina-yılı belli değil], Petros Tabouris’in albüm kitapçığındaki yazısından.
-Aristomenis Kalivyotis, Zmirni-İ Mousiki Zoi 1900-1922, Atina 2002
Andonis Diamantidis/Dalga (1892-1945)
Daha çok Andonis Dalgas diye bilinen sanatçı, 1892 yılında İstanbul’da doğdu. Sesinin dalgalanması ona takma adını getirdi. 16 yaşında eğlencelerde şarkı söylemeye başladı 1917’den 1922’ye dek pek çok kez Yunanistan’a şarkıcı olarak çalışmaya gitti geldi. 1923-1930 arasında ise Atina’daki İzmir tarzı şarkılar dünyasında çalıştı. 1930’lardan 1945’deki ölümüne dek gitar ve ud sanatçısı olarak çalıştı. Plaklara okuduğu şarkılar arasında Yorgo Karra’nın Aise/Ayşe, Hüzzam dertli Gazel, yine Yorgo Karra’nın Bucalia, Dimitris Semsis’in O Sevdalis ve Mevlana Sabah Gazel sayılabilir..
-CD-The Greek Archives Vol 7, Unknown Recording of Songs from Smyrna 1922-1940, [Atina-yılı belli değil], Petros Tabouris’in albüm kitapçığındaki yazısından.
-Andonis Dalgas, Panayotis Kounadis’in açıklama yazısından, -D Andonis Dalgas-Aise, Eros Plakevi, Atina 1994
Kostas Nouros-Marsellos (1892-1992)
1892 yılında İzmir’de doğan Nouros, İzmir kentinde dinsel müzik okuyan en önemli isimlerden birisiydi. 1922’de Atina kentine geçti 1926 ile 1933 arasında sayısız plak doldurdu. Atina kentinin göçmen uyduları olana Kokkinia ve Podonifti’de şarkı söyleyen sanatçı 1949 yılında Yunan ordusu için Kahire’de konser vermiştir. 1962 yılında şarkı söylemeyi bırakan Nouros, tam yüz yaşında 1992 yılının 26 Mayısında öldü. Plağa okuduğu parçalar arasında Dido Sotiriou’nun romanında Ogdondakis ile ilgili olarak konu ettiği “Aman Memo, Kaymak Memo” önemle anılmalıdır. Bornovalı Gazeli, Tzivaeri mou gibi parçaların yanısıra Piraiotiko türü yani Hicazkar, Uşak, Rast ve Sabah makamı şarkı ve gazellerin ustası Nouros’un plağa okuduğu Memo’nun sözleri şöyledir: Ah aman, sevdalım aman, güzelim aman/ Şu derede boyun ermiş/Varın bakın neler olmuş/Aman Memo kaymak Memo!
-CD-The Greek Archives Vol 7, Unknown Recording of Songs from Smyrna 1922-1940, [Atina-yılı belli değil], Petros Tabouris’in albüm kitapçığındaki yazısından.
-Konstandinos Nouros, Panayotis Kounadis’in sunuş yazısı, -LP Konstandinos Nouros-Smirneiko Rebetiko kai Amanedes apo 1928-eos 1932, Falirea kardeşler Plakevi, Atina 1993
İZMİRLİ REBETİSSALAR
Rita Abacı
1914 yılında İzmir’de doğan Rita Abacı, 1930’larda okuyuculuğa başladı. Tür olarak “Smyrneika” ve “Dimotika” (=halk türü) okuyan sanatçı döneminde Roza Eskenazi ile birlikte 78 devirlik taş plakların kraliçesi olmuştur. Dönemin ünlü bestecileri Panayotis Toundas, Vangelis Papazoğlu, Kostas Skarvelis, Spiros Peristeris, Dimitrios Semsis, Markos Vamvakaris, Vasilis Tsitsanis ile çalışan Rita, 1969 yılında ölmüştür. Kızkardeşi Sofia Karivali ise kısa süreli plak doldurma dönemi yaşamış ablası gibi müzik dünyasında uzun sure kalmamıştır.
-CD-The Greek Archives Vol 7, Unknown Recording of Songs from Smyrna 1922-1940, [Atina-yılı belli değil], Petros Tabouris’in albüm kitapçığındaki yazısından.
Sofia Karivali
1918 yılında İzmir’de doğdu. Ailesi ile birlikte 1922 yılında Yunanistan’a göçmen olarak gitti. Pire’nin bir ucundaki Kokkinia’da öteki göçmenlerin yaşamını paylaşarak büyüdü. 1936 yılında evlendiğinde rebet müziği dünyasına okuyucu olarak adımını atmıştı. Girit’e yaptıkları yolculuğun ardında
-CD-The Greek Archives Vol 7, Unknown Recording of Songs from Smyrna 1922-1940, [Atina-yılı belli değil], Petros Tabouris’in albüm kitapçığındaki yazısından.
Roza Eskenazi
19. Yüzyılda İstanbul’da doğdu. İzmir kökenli şarkıların en önemli okuyucularından biri. Ailesinin Selanik’e göçetmesi ve ardından Atina’ya geçmeleri 1922 olayları sırasında gerçekleşti. Yaşamına bir dansöz olarak başladı, ancak kısa sürede ulaştığı ün onun Rita Abacı’ya rakip olmasını getirdi. İzmir kökenli besteci Panayotis Toundas tarafından keşfedilmesi yaşamını değiştirdi. İzmir’in bu ünlü halk müziği bestecisi sayesinde 1930 yılında ilk plağını doldurdu. Okuduğu şarkı türleri dimotika, gazel, smyrneika, kaşıklıdika ve rebetika olarak ayrılabilir. Dönemin ilk kuşak rebetiko bestecileri olan Vangelis Papazoğlu, Spieros Peristeris, Kostas Skarvelis ve Markos Vamvakaris’in yapıtlarını yorumlamıştır. Balkanların en iyi kemancısı olan Dimitrios Semsis, Roza’nın en yi plaklarının yaratılmasına neden olmuştur.Daha sonra da ikinci kuşak bestecilerden Manolis Hiotis ile çalışan Roza, 1950’lerde şöhretini yitirse de 1954’de İstanbula gidip gece kulüplerinde çalıştı. Ardından yaptığı Amerika yolculuğu onu göçmen şarkılarına eğilmeye yöneltti. Yaşamınn geri kalan kesiminde Rebetiko okumayı sürdüren Roza bir ara Haris Aleksiou ile birlikte plak yaptı. 1980 yılında öldüğünde ardında bir söylence bırakmıştır.
-CD-The Greek Archives Vol 7, Unknown Recording of Songs from Smyrna 1922-1940, [Atina-yılı belli değil], Petros Tabouris’in albüm kitapçığındaki yazısından.
Marika Papagika
1890 yılında
-CD-The Greek Archives Vol 7, Unknown Recording of Songs from Smyrna 1922-1940, [Atina-yılı belli değil], Petros Tabouris’in albüm kitapçığındaki yazısından.
Rebetiko Kronolojisi
1884 Yorgo Vidalis İzmir’de doğdu
1896 İlk Türkiye kökenli Rumca müzik kaydı.. (silindir üstüne, New York’ta “Greek Melody No.1” etiketi ile, tenor Mikhalis Arakhintzis tarafından bir Türkçe, yedi rumca şarkı dizisi biçiminde..)
1905 Rebetiko karakterli ilk şarkı kaydı (Yankos Psamatianos tarafından İstanbul’da, “Tik-tak“)
1922-1932 İZMİR DÖNEMİ İzmir etkisinin yoğunlaştığı evre
1925 Yunanistan’da ilk kez içinde buzuki olan bir orkestranın plak kaydı.
1933 Yunanistan’da ilk kez buzuki ile Rebetiko kaydı..(
1932-1942 KLASİKLER ÇAĞI
1934 Pire’deki Sarantopoulo Tavernası’nda ilk kez bir buzuki orkestrası olan “İ Tetras”ın programa başlaması..
1936 Metaksas diktatoryası ile Rebetiko’nun yasaklanması..
1942-1952 POPÜLER ÇAĞ
1948 Manos Hacıdakis’in ilk kez Karolus Koun Tiyatrosu’nda Rebetiko üstüne konferansı..
1950 Manos Hacıdakis tarafından Eksi Laikes Zoğrafies/Altı halk şarkısı başlığı altında Rebetiko’nun yorumlanması..
1968 İlias Petropoulos tarafından “Rebetiko Şarkılar” başlıklı kitabın yayınlanması..
1981 Agathonos İakovidis tarafından hiç bilinmeyen Rebetiko şarkılarının seslendirilmesi..