Tuesday, October 8, 2013

Ağapitemu büyük anne İsmail, 10 Nisan 1932 yılında büyük annesine böyle seslenmiş: "Ağapitemu Büyük Anne".. Sonra kartın, kendi fotoğrafının arkasında sürdürmüş sözlerini; "Su stelno aftin ti karta os enthimisi apo eğo ya na su kano tebriki to Kurban Bayrami su filo ta dio serya ke kano doa tu theo ya na sesi kala ke na masez miksios frini/İsmail.." Bu kartı sana benden bir hatıra olarak ve de kurban bayramı tebriki olarak gönderiyorum, iki yanaklarından öpüyorum ve Tanrıdan dua ederim ki iyi olasın.. Agfa bir fotoğraf kartının arkasında yazılı olan sözler bundan yıllar öncesinde Nisana rastlayan bir kurban bayramını kutluyor. Bu bir sesleniş olarak ne ilginçtir! Bir kere Latin harfleriyle Yunanca yazılmıştır. Araya giren Türkçelere ne demeli. Anneler günü haftasının üstünden geçerek yeni bir mayıs haftasına girerken tütmekte olan turunç, portakal ve limon çiçeklerinin deniz üstünde salınışlarının getirdiği bir sarhoşluk belki de kartı beğenmemin nedeni. Rüzgar kuzeyden gelip serinlik doldurarak şişiyor ve bahçelerin üstüne ağıyor. Oradan yeniden yükseldiğinde turunç, portakal ve limon çiçeklerinin kokusunu alıyor soluğununun içine. Hızlı gelen yaz gibi hızlı esen bir rüzgar. Belki haftaya çiçekleri ve kokularını asla bulamazsınız. "Ağapitemu Büyük Anne" de öyle bir şeydir. Varken varlık değildir. Yokken hiç varlık olamaz, özlem olur. İsmail, bir çiçekli balkonda oturmuş fotoğraf çektirmiş. Bakışları, göz ucu dışarıya doğru kaymış. Dışarıda sıcak bir bahar var gibi. Saksılar, balkon demirlerinin üstünde, tahta raflarda dizili. Sonra Thonetvari bir sandalyaya oturtmuşlar İsmail'i. Ütülü pantolonu, kravatı ve süveteri ile bakımlı bir çocuk. İsmail, uzak ve ırak bir diyardaki, Rumca bilen bir büyük anne için çektirmiş bu fotoğrafı. Uzak ve ırak bir diyardaki, yaşanması hiç düşünülmemiş bir özlemi tatmış İsmail. İsmail'in çağında göçün acısı biliniyordu, adı konamıyordu. Göç, "andalaği" ya da "mübadele".. Onları "Büyük Anne"den ayırmıştı. "Sevgili Büyük Anne", ne kadar uzaklardasın ve belki de ayrı bir dilin sarmalındasın. Desem ki şöyle, desem ki böyle; her şey boş ve anlamsız. Belki de 2000 yılının eşiğinden geçmemiş olan İsmail için anne ve Büyük Anne özlemi daha değerli ve anlamlıdır. Bu anlamın yolculuğu 1932 yılından beri bir Agfa kartpostalın arkasında yüzmüş yüzmüş ve sonunda Anneler Günü sularında beni bir turunç, portakal ve limon çiçeklerinin koku bulutu altında bulmuştur. Geçmiş gündür ama annelerin güzel günleri olsun, yaşamları oğullar, kızlar, evlatlar arasında kutlu olsun..

Friday, August 2, 2013

Saat odası

Saat Odası ile ÖYKAM Uzun açılımı ile Ödemiş Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi. Daha önce dile getirdiğim gibi çevremizdeki son yıllarda yaşanan en önemli ilerleme. Bir ilçe ve onun çevresindeki yaşantının izlendiği müze girişimi. Tam olması gerektiği gibi bir kütüphanesi var. Ekonomik döngü için de küçük bir satış yeri. Bana göre, zamanının çağdaş bir bir girişimi olan Yıldız Oteli artık bir müze çatısı olarak görev yapıyor. Çevredeki tüm başkaldırma, haksızlıkla boğuşma, başına buyrukluk tutkusunun bir ürünü olarak Cumhuriyet döneminde ferahlamış bir ilçe merkezinin ruh halini anlıyorum. Dağlardaki obalar, takipler, zeybekler, zaptiye, tütün kaçakçılığı ile bölge Menteşe-Aydın soyu Türklerinin önemli bir yurdu. Ödemiş ise o kadar eskiye gitmeyen, en fazla 18. yüzyıla uzanan bir yerleşim. Cumhuriyet ile parlayışı bir yenilenme olarak kavgalı geçmişe meydan okuma gibi aslında. İzmir’le kıyaslanırsa, belki de Bergama gibi, bundan 60-70 yıl önceki bu yenilenme ruhundaki benzerlik karşılaştırılabilir. İzmir sonradan tavsadı mı? Geçen yılın ilerlemelerine bakalım. Dali sergisi çıka çıka bir baskı resim koleksiyonu çıktı. Belediye istese cebinden o koleksiyonu satın alabilirdi bile. Son yıllardaki tüm müze söylemleri fos çıkmaya devam ediyor. Hala büyük bir arkeolojik yorum içeren müzeleşme hayal bile edilemiyor. Arkeolojik alan çalışmaları çok geri ve zayıf. İyi niyet söylemlerinden öteye bir profesyonellik bir türlü gelmiyor. Sanat galerisi bakımından hiçleşmiş İzmir’de Arkas’ın girişimi Fransız Sarayı sergileri de olmasa! Öteyandan hiç okumayan ilericilikle gelinen nokta, tüm Ege taşrasında az olan birikimin de yitirilmesi. Kuzey Ege’de Adatepe zeytinyağı , zeytin, sabun müzesi dışında hiçbir kültürel girişim yok. Kilise onarımlarının boyut kazandırdığı Ayvalık, gecikmeli olarak sivil mimarisi ile turizme katılmaya yeni karar verdi. Pergamon lüks servis ama indiğinizde yönlendirmesiyle tüm dükkanların önünden sizi zorla geçiren teleferiki ile bir şeye benziyor gibi. Ören yeri niteliği ve güvenliği, şusu busu çok düşük. Sart ona benzer. Efes ise hergün insanlardan oluşan silindir ile eziliyor sayılır. Selçuk Müzesi inşaatı gelecek vadediyor gibi. Güney Ege’de parlayan tek şey her şeyiyle Aphrodisias. Milet Müzesi, o görkemli geçmişe ve inanılmaz buluntulara karşın azın azı bir sergileme. Ören yeri düzenlemeleri açısından da pek içimiz açılmıyor. Örnekse Lagina’da taş taş üstü sergileme tarzı görülmüş değil. Magnesia “Hellenistik mimarlığın özgün bir parkı” olamıyor. Priene “İyon mimarlığının rönesansı” tapınağı ile parlıyamıyor. Didyma “dev mimarlık anıtı” ile çıkış yapamıyor. Halikarnas ise bırakın “Dünyanın yedi Harikası”nı teki elli liralık lahmacunları ile ünlü. Laodikeia ise üniversite, Türk arkeolojisi ve yerel güçler bileşkesinin tek, ışıldayan ürünü. Orası ile ne kadar övünsek azdır. Taşrada müze yapmak ve yaşatmak gerçekten önemli bir girişim. Bunun için kaynak sağlamak, imkanlar yaratmak gerekli. Yıldız Oteli’nin bir müzeye çevirmek Ödemiş Belediyesi’nin önemli bir yatırımı. Burada bileşenler aslında yerel yaşantının çağdaş ve evrensel bir yöntemle yansıtılması. Müze bana göre kitaptan sonra bulunmuş en önemli entelektüel ürün müzedir. Bağışçıların payı ile bilimsel katkılarla müzelerin kurumlaşmasına iyi bir örnek. Yalnızca ölülerden kalan eşyalar biçiminde değil. Kütüphanesi önemli bir araştırma ortamı. Orada, iç avluda bile oturup bir çay içmek ve Ödemiş kent kültürü ile yakınlaşmak güzel bir hemşehrilik morali. ÖYKAM, eğer uygulanırsa Kayaköy’deki Çakıcı Mehmet Efe evi onarımı ile yavrulayacak gibi. Az ötedeki Bayındır’da eski hükümetin otelleşmesi, Ermeni kilisesi onarımı, eski Tekel hanının geri kazanılması gibi girişimler de unutulmamalı. Birgi ise ne yazık ki mı desem; bölgemizin bir üniversitesinin işi olamasa da ülkemizin bir üniversitesinin girişimi ile bambaşka bir boyuta doğru ilerliyor. 1 ağustos günü ÖYKAM’ın bir bölümü saat odası olarak açıldı. Oradaydım ve o güzel keyfi birlikte yaşadım. Saatçı Ahmet Güldağ’ın 1960’lardan beri hizmet veren dükkanı müzede bir birim olarak yer aldı. Elli yıllık emek, insan çevresi, anı artık bir müze biçimi ve boyutu ile izleyicieye ulaşacak. Bu çağdaşlaşma özlem içindeki taşranın en büyük tutkusu saat merakı neredeyse 18. yüzyıla dek iniyor. Türkler’in su, çeşme tutkusu gibi saat de Avrupalı gezginlerce hep dile getirilmiştir. Ardından Almanya ile iletişim gibi fırsatlar saatlerle haşır neşir bir halk kültürü yaratmıştır. Ahmet Güldağ’ın dükkanı bir bakıma Ödemiş’te dolaşan eski zaman ruhlarının yeni zaman, ahir zaman eşyası saatle buluşmasına mekanlık etmiş bir yer. Yeniliğe özlemin en önemli yansımalarından olan saat edinmek bize her zaman öncelikli gelmiştir. Başkan Bekir Beye’e, Engin Berber hocaya bu girişimin sonuçlanmasındaki çabaları için Ege kültürü adına teşekkür ederiz..

Monday, May 6, 2013

Sakız adasında paskalya yemekleri Sakız adası, gece yarısı çan sesleri ile İsa’nın dirilişini kutladı. Bu arada yemekler yapıldı, oğlaklar kızartıldı ve en iyi içecekler çıkarıldı sofralara. Ben de adanın despotunun misafiri olarak kuleye çağrılıydım. Gubernatores heyeti, podestas ve despot ile görkemli bir Pazar yemeği yedik. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Öncelik şarapta. Özel olarak Kampos bölgesinden şeftali çekirdeği gibi buruk tadlı, güneşte bir hafta bekletildikten sonra sıkılan bir şarabı tattık. Buğulu, buğudan da öte bulanık bir kırmızı şarap bu. İtalyanlar’dan kalma bir kuyunun içinde gün ışığı görmeksizin özel şişelerde saklanan ve günlerce ayazı içmiş, son derece serinletici ve tatlı şarap inanılmazdı. Tadının özelliği tarifsiz. Yalnızca beş yüz şişe üretilen bu şarap, Paskalya için açıldı. Bu ayrıcalığı sağlayan despota ne kadar teşekkür etsem azdır. İçinde badem olan üzüm şırası-tereyağ zeminli kurabiyeler ile bu şarap ziyafetinin ardından sofraya geçildi. Bursa ipeklisi sofra, kulenin büyük odasında kurulmuştu. Gümüşle yaldızlı bakır sahanlarla yemek servis edildi. Adanın kekliklerinden yapılma içi taze baklanın da içi ile doldurulmuş, fırında buğulandıktan sonra bütünü ile tereyağından geçirilmiş kekliklerin dip tadı olan sarımsak buram buram kokuttu ortalığı. Altlık olarak ince kıyılmış arap saçı ile yapılmış sakızlı pilav başka bir koku ve tat katmanıydı. Orta çağdan kalma kocaman kaşıklar pilav için en uygun ölçüde olduklarından açılmış iştahlara hizmet ettiler. Despot efendinin kocaman akik yüzüğü yemek boyunca parladı durdu. Çünkü pencereden giren ışık yerdeki beyaz-gri malta taşlarından doğrudan yüzüğe yansıyor gibiydi. Arkasından sıra oğlak fırındaya geldi. Büyük bir tepsi üzerinde gelen oğlağın karnı labada yaprağı ile sarılmış peynir küpleri ile doluydu. Balla karamelize edilmiş iri soğanlarla birlikte karnına dikilmişti oğlağın. Despot büyük bir bıçak ve çatal ile servis yaptı. Bir ara dizlerime koyduğum ipekli peçete-peşkir yere kayıp düştü. Ama önümdeki tabaktaki karışım, çıtır bir kabukla kaplı oğlak, iyice mayışmış peynir ve karamelize soğanlar arpa ekmeğine karışınca; ağızda ekmeğin bir dönüşüyle som tuzlu arpa tadı, ikinci dönüşte de kendileri olarak aklımı başımdan aldılar. Adada güzel su olmadığı için limon suyu ile kırılmış su içerek bu sahneyi tamamlayabildim. Despot lavta çaldırdı o sıra. Lavtacı Ortaçağ ilahileri söyledi:Hristos anesti ek nekron.. Gerisi kubbedeki yansıma olarak kaldı aklımda. Ardından, kuyuda soğutulmuş erikle damak cilası yaparak pencere kıyılarına çekildik. Kitapların yeni farkına varmıştım ki ince bir irmik hamuruna konmuş ceviz, badem, tarçın ve üzüm şırası ile yapılma çörekler geldi. Kadehlerimizin içindeki çörekler kaşıkla yenecek tarzda idiler ve sonunda en altta konyak tadına vardık. İpekli peşkirlerimiz dizlerimizde iken despot, büyük bir leğen ibrik gezdirdi. Parmaklarımızı yıkadık ve sonra kitaplığa geçtik. Duvarda Vrondados köyünden bir kaptanın haritası asılıydı. Kitapların arasında duran Türkçe elyazmalara baktım. Bir yemek risalesi dikkatimi çekti. İkonaların asık yüzleri güler gibi olmuştu. Kahvelerimizi mastika ile içtik. Kahvenin yapıldığı mangal kitaplığa getirildiği için despot tedirgindi. Mangaldan çıkan günlük tütsüsü dumanı ile hoşça vakit geçirdik. Gubernatoresler erken ayrıldılar. Bende yanımda getirdiğim Ödemiş tulumundan sözettim. Despot tiryakisi yaptığımı söyleyerek teşekkür etti. Bir kutu kuru inciri despota takdim ettim ve ben de teşekkürlerimi sundum. Hava hafif bir poyrazdı. Adadan ayrıldık ve Çeşme’ye geçtik

Wednesday, October 31, 2012

Girit Yemekleri

Sonbahar mı, yoksa ada yeniden sonsuz ilkbaharını mı anımsayıp geri dönüyor? Öyle bir mevsim işte. Adanın hiç mi hiç bilinmeyen yemekleri peşinde dört gün gezmek için her şey uygun.. Önce bir vadi içinde deniz havasını koklayan Fodele. Fodele, El Greco’nun köyü. İri bamyaların hüküm sürdüğü eski bir Bizans, sonraları İtalyan olmuş bir bahçenin içinde. Bahçenin süsü bir Meryem kilisesi, Palaiologoslar döneminden. Sular, kireçtaşı yamaçlardan, önce Girit ladenleri arasından süzülüp, ardından koyu taş sarmaşığı gölgeleri içinde çağıldıyor. Önceki gecelerin yağmur suları birden denizi özlemişler, yola çıkmışlar. Burada Madam Fatme Hortans bize bamya dolması yapacak. Önce bahçe ritüelini tamamlıyoruz. Bamyalar nazikçe toplanıyorlar. Sepetin dalları örselemesin diye küçük bir pamuklu keseyle geziyoruz bahçede. Bamyalar da dolmalık. Küçük Girit kabakları gibi.. Önce hepsi suda ıslatılıyor, ardından da Hanya bıçaklarının en küçük numarası olan çizik bıçağı ile oyuluyor. Yine suda bekliyorlar. Ardından başka bir işlem. Pirinç limonla ıslatılıyor. Hatta biraz ince limon yaprağı kıyması katılıyor. Tavşan ciğeri kıyması eklenerek bamyalar dolduruluyor. Tuz ve karabiberi söylememe gerek var mı? Yassı bir bakır sahana dizilerek köz ateşi üstüne konuyor dolmalar. Ardından bir terleme kapağı yapacak biçimde limon dilimleri yerleştirilerek ocaktaki süreç başlıyor. Biz ise El Greco’nun resimlerini görmeye gidiyoruz. Dolmaların yanında içilecek incirli şarapla geri dönüyoruz. Adanın eski Roma genlerinden kalma buğdayından yapılma ekmek ile sade bir öğle keyfi başlıyor. Bamya dolmasının ekşisine tatlı incirli şarap eşlik ediyor. Sonra da Fodele yalısında lodos seyretmeye gidiyoruz.. İkinci gün niyetimiz Preveli. Dağların arasından çetin bir yolculukla güney denizindeyiz. Manastır Türkler’le kavga sırasında ilk ateşleyici yer. Burası derin Libya denizi. Ahtapotlar iri mi iri. Kayalıklardan tutulmuş ahtapotlar o kadar iri ki vantuzları görülmüş değil. Barba Aleksis bize zor bir yemek yapacak. Zeytin odunlarını yaktıktan sonra hazırlıklara girişiyor. İncirden yapılma çikudya içinde beklemiş ahtapot dilimleniyor. Hafif balla ovulmuş bademler usanmaksızın vantuzlara dolduruluyor. Sonra da ver elini ızgara. Az radika haşlaması ve çikudya ile denize karşı büyük bir keyif. Sonra da manastırın çikudya yapılan fabrikasına geçiyoruz. Dev incir yığınları arasından ekşi bir koku tütüyor. Balı sıkılarak alınan incir kapalı kazanlarda bekletilerek fermente ediliyor. Sonra da damıtılarak çikudya denen içkiye ulaşılıyor. Tek incirden çikudya yapabilen Preveli manastırı imiş. Üçüncü gün ne arasak, ne bulsak? Bu kere güneydeki Kommos kazı alanındaki balıkçılar bize yavru kalamar getiriyorlar. Bir sepet kalamar. Mandalin bahçesine Yorgo dalıp taze mandalin yaprağı topluyor. Bunları tek tek saracaklar. Ardından açılmasın diye hurma lifi ile bağlayacaklar. Sonra bir tencereye aralarına Girit muzu konarak dizelecek ve üstü mizitra peyniri sıvanarak pişecek. Sonuç mükemmel ötesi. Bu katıka arpa peksimeti iyi geliyor. Dördüncü gün tatlı peşindeyiz. Mösyö Tancoigne bize Dikte dağındaki evinde mantego yapacak. Dağ inanılmaz bal kaynağı. Girit ladeninden elde edilme bal içinde bekletilmiş tavşan eti, bademle ince yufkaya sarılarak zeytinyağında kızartılıyor. Ardından sıcak sıcak üstüne kaymak ve pudra şekeri serpiliyor. Bu görülmemiş tatlıyı bir Türk ağa istemiş. Sonra da dili dönmediği için adalılar mantego demişler. Meğerse ağa aslında bizim bildiğimiz mantı istemişmiş. Sonuç; ortaya çıkan ise yepyeni bir tatlı. Bize bu tatlıyı yapan Mösyö Tancoigne, bir elyazma gösterdi. Hanya Mevlevihenesi içinden çıkma elyazmada Aydınlı Mevlevi Dedesi Şemsi efendinin yemek tarifleri vardı. Oradan bilmediğimiz yemekleri gelecek sefere yapmak üzere anlaşıp vedalaştık, başka bir ziyaret için söz verip geri döndük. Kalan zamanda ne yaptınız demeyin; Anovia gazozu içip sindirimle vakit geçirdik….

Wednesday, June 6, 2012

Tralleis/Traldeis

Aydın kentinin tarihsel atası Tralleis öreninin günümüze dek elde edilmiş bulgularla ve bilgilerle yeniden gözden geçirilmesi ve bilinç yenilenmesi yaratılması aşağıdaki yazının hedefidir. Tralleis’in bir önceki yerleşim alanı Dedekuyusu höyüğü, kentin yüksekteki konumuna göre iki çay arasındaki aşağıda, ova düzleminde yeralmaktadır. Kemer çayı ve Kızıldere arasındaki bu düzlemin iskan tarihinin ortalama Neolitik çağa dek inmesi beklenebilir. Ancak höyükteki yüzey buluntuları bu dönemi henüz doğrulamamıştır. Gediz vadisinde olduğu gibi; Konya ovasındaki Çatalhöyük’le ana verileri belirlenmiş Neolitik kültürün Göller Yöresi üstünden “Orta Batı Anadolu”ya ulaşması gibi bir etkileşim, Menderes vadisi için de benimsenebilir. Ege’yi ortadan kesen Gediz ırmağı boyunca sözkonusu ilişkinin kazılar yoluyla kanıtlarının artırılması sürmektedir. Ulucak/Kemalpaşa, Ege Gübre/Aliağa ve Yeşilova/Bornova yerleşimlerinde kazı yoluyla elde edilen Neolitik dönem bilgisi ile zaman ölçümlemeleri, yüzey bulgularıyla tanınan Nemrut/Kemalpaşa ile kazısı son anda yapılamamış Gavurtepe/Alaşehir höyüklerinin öngörüleri bu ilişkiyi tanımlamada kullanılmaktadır. Ortalama Geç Kalkolitik-Tunç çağı yoğunluklu Dedekuyusu yerleşiminin su kaynaklarına değil ama su akarlarına yakın kurulmuş olması dışında çevresel etkiler açısından konumunu irdelemek şimdilik eksik bilgilerle olanaksızdır. Höyük, Kuşadası-Davutlar, kuzeybatıda Ephesos üzerinden kıyı dünyasına yönelen yolların üzerindedir. Söke önündeki şimdiki ovanın eskiden derin bir körfez yapması ve Germencik altına dek Aydın dağları ile Beşparmak dağları arasına sokulması; böylelikle de kuzey Ege ile güneyi arasında doğal bir engel yaratması bilgisi; yerleşim noktası olarak höyüğün Menderes vadisinin kuzey kıyısını izleyen doğal, zorunlu yol seçeneğinin üstünde bulunacağını açıklar. Miletos’taki İÖ 16.-14 yüzyıl aralığından üretiminin %95’i yerli seramik olan, Minos yerleşiminin etkilerinin bu küçük höyükte beklenmesi öngörülebilir Aynı biçimde bölgenin derinliklerinde Aphrodisias’a dek sokulan Myken seramiği serpintisinin İÖ 14.-11. yüzyıl aralığı için höyükte elegeçen birkaç bulgu ile varlığı doğrulanırsa da surlu ve kentleşmiş bir yerleşimle karşılık bulması söz konusu değildir. Dedekuyusu höyüğünün siyasal bir güç içermediği kanısını bir Hitit kralının ağzından yazılmış Ahhiyawa ülkesini betimleyen metin olan Tawagalawa metnini yorumladığımızda da yineliyebiliriz. Yaklaşık İÖ 1250 sularındaki Millawanda seferi, Çine çayı vadisinden aşağıya doğru İyalanti ülkesi üzerinden yapılmıştır. Buradaki kentleri ve kaleleri yıkan Hitit kralı, Atriia adlı bölgeyi alıkoyar ve Bafa gölü kıyısından Millawanda/Miletos’a ulaşır. Metinde saray yazmanlarının sıradan bir okur kulağı için kolay anlaşılır olmayan bir ifade türü ile yazdıkları, hatta bölük pörçük bir anlatım kullandıkları halde ovanın başında, Çine çayı/Marsyas girişinde büyük bir yerleşim, kale engeli anılmaz. Tawagalawa metni, genel olarak Menderes ovasının batı ucunun doğal bir engel olduğunu, Millawanda’nın deniz aşırı konumunu göstermesi açısından önemlidir. Böylelikle Hitit seferi karadan, Karya içlerinden dolaşarak gerçekleşmiştir. Kimi araştırmacılar, kralın yolu üstündeki Karya İdrias’ı/Stratonikeia ile eşleştirilmesi daha sağlıklı olacak Atriia’yı Tralleis olarak önermektedirler. Üstüne gidilen Millawanda, Hititler tarafından Ahhiyawa diye anılan güçlü bir ülkedir, yöneticisi Tawagalawa adının Yunanca karşılığı olarak Eteokles olduğu sanılmaktadır. Hitit kralı Tudhaliya I’in çivi yazısı içeren bir Myken kılıcının Hattuşa’da bulunması ile Miletos’ta Hitit başlığı betimli bir Myken seramik parçasının elde edilmesi gibi karşılıklı kanıtlar bir bakıma denizaşırı sayılan Millawanda/Miletos çevresinin bilgilerini günümüzde genişletmektedir. Dedekuyu höyüğü genel strateji açısından bakıldığında Çine çayı içindeki İyalanti/Alinda ve Waliwanda/Alabanda ile karşılaştırılamayacak denli zayıf bir noktadır. Üstelik son yıllarda keşfedilen Mira prensi Kupanta Kuruntiya’nın bir kaya yüzeyindeki Hieroglyph mührü göstermiştir ki İÖ II. Bin ikinci yarısında Çine çayı vadisinin dağları, Beşparmaklar demir yatakları bakımından keşfedilmiştir. Karpuzlu ile Selimiye arasındaki Sakarkaya geçidinin güneyindeki Suratkaya, yol üstü olmayan derin bir noktadır ve çevrede Mira prensinin genç oğlu Pahimaradu’yu burada bulunmaya itecek tek şey yeni bir stratejik metal olarak güçlenmekte olan demirden başka bir şey değildir. Tunç çağının sonlanışına doğru Hitit saraylarının demir bilgisini sakladıkları anlaşılırsa demir yatakları bakımından Beşparmak dağlarına yönelmiş ilginin anlamı çözülebilir. İÖ 13. yüzyıldaki bu görünümün içinde höyük dışında Tralleis düzleminde daha farklı, surla güçlendirilmiş bir yerleşim olasılığı yine de denenmeye değecek bir öngörüdür. Louvre Müzesi’ne Aydın’dan bulunmuştur notu ile ulaşan bir mühre bakılırsa ve de bölgede sürüp giden keşiflerin öngörüsüyle Aydın gibi bir topoğrafik noktada İÖ II. bin bulgularının “elegeçmesi” beklenebilir. Tralleis örenine yeniden bakarsak, burası aslında Ephesos’tan gelen yolun üstünde, ovaya doğru uzanmış bir doğal engeldir aslında. Strabon’un demesiyle bir trapeza/ masa biçimli bir yükseltidir (Geographika, Kitap XIV, I-42). Doğudan bakıldığında bu kez Kepez yükseltisi, batı ufkunu kesen bir engeldir. Güneyden bakıldığında ise iki yükseltinin ovanın üstünde ne denli elverişli, kıyıları savunma açısından doğal olanaklar yaratmış, elegeçmez bir yer olduğu etki biçiminde benimsenir. Bu düzlemlerin batıda olanı Tralleis örenini içermesi bakımından öncelikler ve olanaklar açısından seçilmiştir. Bir kere alan olarak Kepez’e göre batıdaki düzlem daha geniştir. Aydın dağlarına değme noktası olmadığı için bağımsız bir ada gibidir. Kuzey ucunun Akropolis diye bir yükselti oluşturması kentleşme topoğrafyası açısından önemlidir. Su kaynaklarının bu düzleme iletimi de zaman içinde gerçekleşecek ve kent Erken Roma döneminden başlayarak akarsuya batı parçası topografik özellikleriyle daha kolay kavuşacaktır. Türkçe’deki en güzel tanım olan Kepez, ki böyle düzlüklerin sözcük olarak tam karşılığı budur; batı düzlemi kadar yerleşime elverişli değildir oysa. Sonuçta batı düzlemi, şimdiki adlandırmalarıyla Üçgözler, Topyatağı, Kızlarkulesi düzlemi bize bir yerleşim başangıcı tarihi vermelidir. Dr. Rafet Dinç’in kazı yoluyla elde ettiği bulgulara göre Akropolis, İÖ 8. yüzyılı karşılayan seramik vermiştir. Aşağıdaki Dedekuyusu ile Tralleis’teki yerleşim başlangıcı varsayılacak İÖ 8. yüzyıl, standart tanımlamaya göre Geometrik dönem arasındaki 300 yıllık zaman diliminin kapatılması için neresi önem kazanabilir? Höyükte Myken dönemi birkaç seramik bulgu ile temsil edilebiliyor. Oysa Troya VI –i katmanı diye yeni bir tanımı oluşan evrenin sakinleri olan ve kenti yıkımla elegeçirdikleri bilinen, Tuna ırmağı altındaki ülkeden geldikleri tanımlanan insanlar, Trakyalılar; Ege’de nereye dek ilerlediler? Mykale dağının engelleyici özelliği ve arkasında derin bir körfezin varlığı, dağa dek inen göç ya da etki süreçlerinin sınırı gibi gözükmektedir. Troya I’i yaratan “Deniz Kültürü” etkisinin sınırının Mykale olduğu buluntu gözlemleri ile beslenmiş bir savdır. Balkanlar’dan Boğazı aşarak ilerlemiş “Deniz Kültürü”, Troya I yerleşiminin yeni kültür kimliğini oluşturduktan sonra göç dalgası biçiminde Orta batı Ege’ye ulaşmıştır. Aynı biçimde Troya VI-i katmanı üstünden bir insan akımının İÖ 1180 sularında Mykale’ye dek inmiş olması ve doğuya yönelerek boş bir alana ya da küçük bir höyükle temsil olunan bir tarımsal toprağa egemen olması ilginç bir varsayım olabilir. Burada Tralleis kentinin tüm zamanlar boyunca bir Trakya kabile adı taşıması ile sözkosu kuram desteklenebilir. Arkeolojik bulgu açısından Trakya kökenli kaba seramik gözlemleri Troya VI-i katmanından ötede, aşağılarda Panaztepe çevresinde de belirmekte, bu göç evresinin ya da bilinen adıyla “Karanlık Çağ”ın gömü alanından sözedilmektedir. Metropolis yakınlarındaki Bademgediği kalesinde de bu türde ıslak elle sıvazlanarak dekore edilmiş, üstlerinde yapıştırılmış parmak baskılı bantlar bulunan ve de elde üretilmiş kaba seramikler bulunmuştur. Balkanlar’da Tuna altı ve üstünde geniş bir alanda bilinen bu kültürler, batıda Aksios/Vardar ovasından da aşağılara dek Yunan kıtasına yayılmışlardır. Aydın’da beklenebilecek buluntu türü tümülüslerden gelebilir. Tralleis kentinin karşı sırtında, Kepez’in batı kıyısında yeralan bir dizi tümülüsün, Hellenistik olanlarının ayırdedilerek kazılarının yapılması yoluyla bu göç dalgasının kanıtlarına erişilebilir. Ülkemizde yapılan kazılarla, Trakya bölgesinde tümülüslerden Trak üretimi seramikler elde edilmişlerdir ve bunlar kaba görünümleriyle özel bir evreye ilişkin etnik üretim biçimlerini yeterince duyurmaktadırlar. Klasik tanımlamaya göre Yunan Arkaik çağında Tralleis şimdilik yalnızca bir buluntu ile bilinmektedir (Resim:1). Louvre Müzesi’ne ulaşmış bulunan Rodos tarzı bir elektron takının bildirdiği ne olabilir? Bir mezar buluntusu olması beklenen bu takı, Ekrem Akurgal tarafından belirlenmiş ve yayınlanmıştır. Bu evrenin başka hiç bir veri ile desteklenmesi şimdilik söz konusu değildir. Tralleis kentinin öteki Yunan kolonileri gibi ya eski Arzawa dil havuzundan ya da Yunanca’nın açık anlamlı köklerinden gelme bir yer adı olmadığı açıktır. Tralleis’in bir kabile düzeyinde oluşunu İÖ 4. yüzyılda bildiren en önemli kanıt bir steldir. Paris’te Cabinet des Medailles’te korunan yazıta göre Persler adına bölgenin yöneticisi olan Hekatomnos hanedanından İdrieus (İÖ 350-344) kent yerine “Traldeis” adlı insan topluluğuna seslenmeyi yeğlemiştir. Yine yazıta göre bu evrede kentte bir Dionysos kutsal alanının varlığı ortaya çıkmaktadır. İÖ 5. yüzyılda Pers egemenliği altındaki Batı Anadolu dünyasına yapılan Yunanlı önderlerin kurtarıcı seferleri ile Tralleis kendini stratejik konumuyla göstermeye başlar. Spartalı Thibron’un başarısız seferi, çok önemli olmasa da Ispartalı Agesilaos’un seferi ile Tralleis’in adı anılmadan da çevresi tarihsel metinlerde yeralır. Ksenophon’un metninde (Yunan Tarihi, III. Kitap II-19) anlattığı gibi Derkylidas’ın seferi sırasında Leukophrys/Magnesia önlerinde çatışan iki ordudan Persler, Tralleis kentine çekilmeyi yeğlerler. Persler, Sardes merkezli eylemlerinde Tmolos/Bozdağ üstünden geçen bir yolu kullanmaktadırlar. Ephesos’a ulaşan bu yolun bir kolu da Uzgur dağındaki bir kalenin koruduğu Menderes Magnasiası’na ulaşan dağ geçididir. Persler Tmolos üstünde Keltepe adlı yerde bir tetrapyrgos’a/dört kuleli kaleye sahip olduklarına göre ve Uzgur dağından bir strategos’un/komutan Gamersos’un adını içeren küçük tunç sikke dizileri bulunduğuna göre, dağlara egemenlik düşüncesi Persler için önemsenmiştir. Öte yandan Pers dönemi İÖ 4. yüzyıl bir Ephesos sikkesi üstünde bu dağ görüntülerinden oluşan harita görülmesi konuyu daha da öne çıkarmaktadır. Bu ayrıntıların kentin kaleleşmiş olabileceğini yeterince ortaya koysa da savunma duvarlarının varlığı, özellikle kentin batı tepelerinin küçük dere yatakları ile kesilmiş özelliği ile birlikte soruşturulmalıdır. Özellikle zayıf olan batı kesimde ve de öteki kesimlerde sur duvarı var mıydı? Surların yokoluş süreci için Aydın’ın yüzyıllar boyu kesintiye uğramayan taş bulma sorunu neden gösterilebilir. Nitekim kentin en batı ucunda, Kemer köyünün üstündeki kesimdeki surların sökülmesi sürecini canlı biçimde Hüseyin Hilmi Bayındır izlemiştir. Cevizli dağları üstünde Üçkoz tepesinin batı kesiminin kireç taşı içermesi ve burada kimi kesme taş yataklarının bulunması ile yine Ambarcık köyü vadisi içinde bulunan başka bir kireç taşı kaynağında kesme taş bloklarının gözlemlenmesi ise bizim klasik anlamda en azından Mausollos döneminde Karya’da beliren savunma duvarlarına benzer bir surun varlığını Tralleis’te varsaymamızı olanaklı kılmıyor. Ancak surların kerpiçle yapılmış olabileceği öngörüsü güç kazanıyor. Öte yandan Alinda ve Alabanda kentlerinin İÖ 4. yüzyılda surla çevrelenmiş yerleşimler olması, Beşparmaklar üzerinde Teylimasarı, Tekkeasar ve ova yüzünde de Karakale gibi kalelerin varlığı, Tralleis kentinde de aynı savunma standardının bulunabileceğini bildirmekten çok Menderes ovası ile sınırlı Mausollos dönemi savunma düzenini duyurmaktadır. Büyük İskender dönemine erişildiğinde kentin yine de araç gereç yığınağı açısından önemi kralın biyoğrafilerinde aktarılan bir durumdur. Ephesos’dan sonra kral, aşağıya Priene’ye inmiş ve Miletos kuşatmasını gerçekleştirmiştir. İskender’e bilgi aktaran coğrafyacılar ya da askeri strateji bilgisi sahibi kişiler Tralleis’in bir dönemeçte bulunuşunu yeterince anlatmış olacaklar ki burada bir kış boyunca kralın savaş makinaları bekletilmiş ve 333 yılının bahar aylarında Gordion’a gönderilmiştir. İÖ 4. yüzyılın karanlıkta kalan bir ayrıntısı da Tralleis’te tiyatro çevresinde 1883’de elegeçmiş aslında bir heykel altlığı olan Makedonyalı general Pleistarkhos yazıtıdır. Karya’da bir süre egemenlik kurmuş ve Latmos Herakleiası’nın Pleistarkheia diye adının değişmesine neden olan bu yöneticinin kentle ilişkileri ilginçtir. İÖ 4. yüzyılın son çeyreğine ilişkin bu evrede Pleistarkhos’un egemenlik alanın Karya’nın batı kesimi ile sınırlı gibi gözükse de belki de kendisine yöneltilen saygı, heykel nedeniyle; Tralleis’e dek etkisini genişletmiş olduğu savlanabilir. Hellenistik çağın kargaşası içinde içinde hem İskender’in ardında bıraktığı İyonya satrapları, hem de Pergamon’da beliren Philetairos hanedanı/dynasteia’sı hem de Seleukoslar’ın bölgede egemenlik girişimleri ile çalkantılar yaratsalar da ortak ata ve köken artık Makedonyalı bir etnik merkeze yerleşmişti. Büyük İskender’in manevi bütünlüğünü yarattığı bu süreçte Seleukoslar bölgede yarattıkları yeni kentleşmeler, synoikismos hareketleri ile önem kazanırlar. Nysa, Menderes Antiokheiası ve Laodikeia’nın yeniden kurulması, eski köy iskanlarından çıkarılarak polis karakteri verilmesi, vadinin güçlü yerleşimlerinin sayıca artmasını getirdi. Bu arada Alabanda’nın isim değişikliği ile Khrysaoris Antiokheiası olmasını Tralleis’in “Seleukeia” olması ile değişim sürdü. Tralleis başka ismlerle de anılıyordu. Bunlardan “Euantheia”, “Polyantheia”, “Erymna” gibi isimler kentin özellikleri açısından olağan sayılsa da geç dönem yazarlarının verdiği Kharaks adı, büyük olasılıkla az doğudaki Akharaka adıyla bir karışıklıktan kaynaklanıyor gibi gözüküyor. Euantheia ve Polyantheia kentin çiçeklerle kaplı bahar aylarının karşılığıdır. Kentin doğasından ötürü İyi-çiçekli ve Çok-çiçekli diye tanımlanması boşuna değildir. Erymna ise güvenli/savunulabilir anlamında söylenmiştir. Seleukos egemenliği Tralleis’te krallar tarafından yazılmış mektup metinleri ile izlenir. Öte yandan Seleukoslar aşağıda, eski adıyla İdrias olan, belki de Khrysaoris diye kutsal bir yeri de içeren noktada Stratonikeia diye bir kentleşmeyi organize ettiler. Surla çevrili, eski akropolisinin de kente katıldığı bu yeni yerleşim Rodos ve güneyde Ptolemaios etkilerine karşı bölgenin en büyük askeri ordugahını içermekteydi. Mausollos döneminden beri süregitmekte olan güney denizlerinden Menderes vadisine dek Karya bölgesinin yönetim erkinin pekiştirme, askeri yapılarla donatma düşüncesinin yeni bir aşamasıdır bu. Bir arka vadide bulunan, doğudaki Akçay/Harpasos vadisine açılan yaylanın kenti Hyllarima daha Mausollos döneminden beri önemli bir polis olarak vardı, Seleukoslar bu kenti, belki de Stratonikeia ile birlikte yayla kenti olarak güçlendirmiş olmalıdırlar. Giderek pekişen Büyük Menderes vadisi egemenliği, Seleukoslar’ın “Orta Batı Ege”de de güçlerini artırmalarını getirmiş olmalıdır. Antiokhos II’nin İÖ 246’da Ephesos’ta ölüşünü Belevi’nde bir anıt mezarla süslemek, Miletos bouleuterionu, Sardes Artemis tapınağı yapım girişimi, Didymaion’daki tapınağın iç avlusunu tamamlamak hep Seleukos işleri olarak önem taşımaktadır. Seleukoslar olasılıkla İÖ 213 ile 188 döneminde Tralleis kentini hanedandan Akhaios ya Zeuksis eliyle yönetmişlerdi. İÖ 218/217 tarihinde Miletos ile Tralleis arasındaki bağlaşıklık antlaşması da kentin vadi içindeki öneminin bir sonucuydu. Seleukos egemenliğinin hangi yapılarla sonuçlandığı sorgusu bir Korint düzeni yapısı olduğu söylenen Asklepios tapınağına bakışlarımızı çevirebilir. Genel olarak Selukos akültürasyonu mimarlıkta Korint stilinin kullanılışı biçiminde ortaya çıkmıştır. Seleukos imzalı yapıların tümü de Korint biçemi ile yapılmışlardır. Bu öngörü ile kentin merkezinde yeraldığı bilinen Asklepios tapınağının Korint düzeninde olması, Seleukos egemenliği döneminde yapılmış olabileceğini gösterebilir. Tralleis’in isim değişikliği ve mektup güvencesi taşıması dışındaki önemini 190 yılındaki Magnesia savaşında Seleukoslar’ın yenilmesi gölgelemez. Bu tarihten sonra Roma destekli Pergamon basileia’sı/krallığı bölgenin hakimidir. Tralleis, Vitruvius adlı mimarın önemsediği tuğladan yapılmış, Pergamon krallığına ilişkin sarayı içerir. Bunun dışında kentin Pergamon krallığının ikinci dereceden sikkelerinin basım yeri olması ve özellikle de 12.6 gram ağırlığında, eşiti de 18 gram sularındaki Atina tetradrahmisi olan kistophorosların basımı, Tralleis’in ekonomik önemini vurgulamaya yetecektir. Hellenistik çağ boyunca Pergamon krallığı daha sonra da Roma’nın Küçük Asya eyaletinin sınırları içinde kistophoroslar önemini ve geçerliliğini koruyacaktır. Ekonomide yapılanma sürecini gösteren başka bir sektör heykeltraşlıktır. Pergamon krallığının gücünü pekiştiren Galatların yenilmesinin en önemli yansımalarından olan Zeus sunağının heykeltraşlık ürünlerinin Tralleisli sanatçıları çağrıştıran izler taşıması, kentin bilinmeyen bir yanını; belki de gelecekteki arkeolojik keşiflerle daha da artacak heykeltraşlık-kent ilişkisini ortaya koyacaktır. Zeus sunağının imzası olarak yorumlanan bir yazıtın son hecesine dayanarak, kabartmaları yapanların “Tralleisliler” diye bir heykeltraş grubu olması benimsenen bir ilişkidir. Ayrıca Tralleisli Apollonios ve Tauriskos’un yapıtı olan Farnese Boğası grubundaki üçgen şemalı figür tırmanışı da Zeus sunağı kabartmalarında benzer bir kompozisyonla karşılaştırılmaktadır (Resim:3). Öte yandan Prof. Dr. Ramazan Özgan, Milo Venüsü diye ünlenmiş yapıtın kaidesindeki yazıtın sanatçı adı ve doğum yerini içermesini yorumlamasına bakarsak bu kent Menderes üzerindeki Antiokheia adını kısa bir süre için almış olması bilinen Tralleis’tir. Bilindiği gibi kaidede son iki hecesi ile sanatçının adı, daha da önemlisi sanatçının doğum yeri yazılıdır (Resim:5) . Gerçekten de Hellenistik çağın Seleukoslar’a ilişkin çatışmalı evresi geçtikten sonra duru sayılabilecek Pergamon egemenliği dönemi boyunca kentte heykeltraşlık işleri hem içte hem de belli merkezlere ihraç biçiminde önem kazanmış gibi gözüküyor. Bu üretim bilgisinin en önemli kaynağı kentin kendisidir. 1899 yılının deprem etkilerini kentte azaltmak için girişilen inşaat, yenileme etkinlikleri sırasında Hacı Halil Paşa’nın Asar-ı Atika Kanunu’na karşı aldığı özel irade ile yaptığı çalışmalarda kent öreninden önemli sanat yapıtları elde edilmiştir. Vaia adlı bir Rum’un bulduğu Apollon Kitharodos gibi bir Nympha, Arkaistik Karyatid, Ephebos ve başka buluntular kentin şimdilik adresi tam belli olmayan bir merkezinde önemli sanat donatıları olduğunu göstermektedir. Bu sezgiyi daha önce elde eden Orient Comite bir kazı girişiminde bulunduysa da yalnızca Kaufmann’ın satın aldığı bir Hellenistik Knidos Aphrodite replikası olan sanat yapıtından başka 1888’deki kazılar önemli bir sonuç doğurmamıştır (Resim:4). 1899 depreminin ardından gelen bu buluntu fırtınası Müzey-i Hümayun-u harekete geçirmiş ve Ethem bey tarafından kentte 1902 yılında kazılar yapılmış, yine üslup ve tavır benzerliği izlenen yapıtlar bulunmuştur (Resim:2). Bu iki kazı evresi ve arada kalan buluntu sürecinin bugün bizi yöneltmesi beklenen arkeolojik varsayımlar şöyle sıralanabilir. Bir kere Hellenistik kökenli replikaların çokluğu kentte donanımlı bir merkez ve çevre bulunduğunu göstermektedir. Apollon heykeli için bulunduğu yer olarak gösterilen Dionysos tapınağı mimarlık tarihi için gerçekten önemli midir? Hellenistik çağdan bir merkez ise yeri hakkındaki ilk arama tarama, pek de bilimsel olmayan hedef, 1888 yılında Orient Comite tarafından konmuştur. Çınarlı kabartma bir kurban sahnesi , bir kurban sunumu/hekatombe dile getirmesi açısından bir sunak ve ona bağlı bir tapınak çevresindense, bu merkez neresidir? Buluntu grubu Hellenistik çağın sonuna doğru kentin donatılarını görkemli biçimde ortaya koyduğuna göre bu heykelleri çerçeveleyen mimari çevre de orada bir yerlerdedir. İsa’nın doğumu yıllarında ise Tralleis Roma diktatörü Caesar için özel bir anıt düzenlemesine sahip kentlerden biridir. Adındaki değişikliklerden biri de bu dönemde karşımıza çıkar ve kent Kaisareia olarak adlandırılır. Bu ayrıcalık Augustus’tan, depremle yıkılmış Tralleis’i onartma girişimiyle gerçekleşir. Tralleis’in uydusu Zeus Larasios’un tapınağının bulunduğu Karagözler yaylasında bulunan bir yazıt, kentin depremle yıkılması ve de Khairemon adlı bir yurttaşın Kantabrialar’da bulunan Augustus’a ulaşarak kentin yenilenmesi isteğini iletmesi olayını yansıtmaktadır. Tralleis bu yurttaşını, Khairemon’u yaptığı işten ötürü onurlandırmıştır ve bir heykelini dikmiştir. Sözkonusu heykel altlığı 1970’lerin ortalarında Karagözler yaylasında sağlam biçimde durmaktaydı ve yüzyıllar sonra, bu ayrıntıyı, heykel kaidesi üstündeki yazıtı kaleme almış Myrinalı tarihçi Agathias’ı doğrulamaktaydı. Bir başka yazıtta ise Augustus kentin kurucusu/ktistes olarak anılmaktadır. Augustus döneminin deprem onarımlarına en büyük tanıklık Üçgözler diye bilinen büyük gymnasium yapısı olsa gerek. Ayrıca su iletim sistemi erken Roma döneminin iyileştirmelerinden biridir. Tralleis’in önünden geçen, Ephesos’tan başlayan M. Aquillius askeri yolu ise kentin bir başka önemli kazancıdır. Kentin nitelikli kil yataklarına sahip oluşu da taş sıkıntısı çekilen Tralleis’te önemli bir sektör yaratmış gibi gözüküyor. Pergamon krallarının tuğladan sarayı anımsanırsa çevresinde çay taşından daha ileri yapı malzemesi bulunmayan Tralleis, taş ithal ettiği gibi eski yıkıntıları da değerlendirmekte becerikli davranmıştır. Üçgözler kalıntısında görülen travertenler vadinin doğusundan getirilmiş olabilir. Mermer içinse en yakın nitelikli kaynak Thoraks/Gümüş dağıdır. Daha sonraları, Hadrianus döneminde kente gelmiş Marmara mermerlerini saymazsak kentin kireç taşı kaynağı Aydın dağlarıdır ve iri kristalli, mavimsi bu taş; plastik uygulamalara pek karşılık vermez. Üçgözler’deki pek çok yapı taşı ise eski anıtlardan derlenmiştir. 27 yılının depremi ile yerle bir olmuş pek çok anıt yeniden yapı malzemesine gymnasiumun gösterdiği gibi hızlı ve zorunlu biçimde dönüşmüştür. Kil yataklarının varlığı ise kente gelen İtalik C. Sentius’un bir terra sigillata/mühürlenmiş toprak (çanak çömlek) endüstrisi kurmasını sağlamıştır. Öte yandan Edictus Diocletiani/Diocletianus Yasası’nda fiyatı belirlenen ürünler arasında “Pellis Tralliana”, markalaşmış bir deri endüstrisinin bulunduğunu göstermektedir. Hellenistik çağdan beri üretimde olan Tralleis, Roma çağında daha da büyük bir endüstri alanı kazanmıştı. Hadrianus dönemine dek gelişimini türlü yapılarla sürdüren kentin yazıtlardan pek çok ayrıntısı bilinebiliyor. Bunlardan biri Artemidoros ve Diogenes’in yaptırdığı krypto peripaton denen Dor düzenindeki bir sundurma yapısıdır. Nerva döneminde yapılmış olan bir hamam iyileştirme etkinliği imparatorların kente eğilmesini bildirmektedir. Nerva adına Khresimos adlı bir taşocağı yöneticisi gymnasiumda caldariuma mermer kaplamalar yaptırmıştır. Ayrıca kent surlarının onarımı ya da bir bölümünün yapımına ilişkin yazıtlar bulunmaktadır:Metrodoros 2 plethra ve Paionion da 2 plethra sur duvarı yaptırmıştır. Hadrianus döneminde Tralleis’in en önemli kültürel açılımı azatlanmış bir köle olan Phlegon sayesinde olmalı. Phlegon çeşitli yapıtlarıyla Hadrianus’un meraklarını karşılamış bir yazardır. Kente ilişkin bilgiler aktarmış olmasa da Hadrianus döneminin eğilimlerinden haber verir. Hadrianus dönemi kentin kuruluş öyküsü konusundaki asılsız aktarımların doğduğu dönemdir aynı zamanda. Hadrianus’un kurduğu Panhellenia kulübünün kuralı uyarınca tüm Akdeniz’deki kentlerin atalarının Yunanlı olduğunu kanıtlamaya çalışmaları bu türden asılsız öyküleri beslemiştir. Günümüz arkeolojisinin başına bela olan bu öyküler, savlar kanıtlanırsa kentlere Atina’daki Panhellenia oyunlarına katılma ayrıcalığını veriyordu. Tralleis’in yalnızca kağıt üstünde kökenini tartışılması, hele hele göç dalgasından neredeyse bin yıl sonra bu öykülerin araştırılması sırasında kentin tarihine Argoslular tarafından kurulduğu öyküsünün yapışmasına neden olmuştur. Marcus Aurelius’a ilişkin Tralleis sikkesinde Ktistes Tralleus/kurucu Tralleus diye bir Plinius’un Tralleis’te bir zamanlar Pygmeler’in yaşadığını söylemesi gibi (Naturalis Historia V 29, 109) İlkçağ insanının doğruluğu belli olmayan bilgileri bir araya getirme eğilimidir bu. Yukarıda değinildiği gibi Tralleis bir Karya yerleşimi iken Trakyalı bir oba/phyle tarafından iskan edilmiş olması daha tarihsel kanıtlara dayalı savdır. Dahası kent karmaşık bir nufus sergilemektedir. Hyssaldomos, Hekatomnos, Seikilos, Koibilos, Ordomos gibi kişi adları kentin Karyalı köklerini gösterir. Tralleisli Seikilos’un mezartaşı ise müzik dünyasında çok ünlü bir buluntudur. Aydın’da bulunarak dönemin Osmanlı Aydın Demiryolları Şirketi genel müdürü ve başmühendisi Edward Purser’a armağan edilen sütun, üzerinde bir mezar ağıtı ve notalarını içerir. Miras yoluyla Stockholm’e giden taş sonraki araştırmalarda geniş yer bulmuş ve Yunanistan’da eski müziklerle ilgilenen Petros Tabouris tarafından icra edilmiş bir CD’de yayınlanmıştır. İS 178 depremi etkileri Tralleis’e ulaşmış mıydı? Ancak 262 depreminin bölgedeki yıkımları tartışmasızdır. Bu evrenin Romanın ekonomik siyasal bunalım sürecinden yeni bir durulma, yenilenme dönemi olan Hıristiyanlığı benimseme evresine geçişe rastladığı unutulmamalıdır. Kent yıkıntı mıydı? Bu evrede su iletimi sisteminin onarıldığı bilgisi elimizdeki bir yazıtla doğrulanmaktadır. 300 stadia uzunluğundaki su iletim sistemini Lucius Caelius Montius adlı proconsül 350 yılı sularında yeniletmiştir. 6. yüzyıl kentin bir tür “Rönesans” dalgası altındaki önemini gösterir. Su kaynakları yenilenmiş ve önemli kişilikler yetiştirmiş olan Tralleis, İS 6. yüzyılı mutlu geçirmiş gibi gözüküyor. Günümüzde algılanması gereken en önemli ayrıntı da kalıntıların yaklaşık bu evrede son biçimini kazanmış olmasıdır. Epilepsi alanında uzman doktor Aleksandros ile Megali Ekklisia/Büyük Kiliseyi Miletoslu İsidoros ile birlikte inşa edecek olan paraboller bilgini Anthemius’un bu dönemde yetişmiş oluşunun kentte yansımaları olmalıdır (Resim:6). Çömlek endüstrisi de bu dönemde son ürünlerini vermektedir. Kentteki yalnızlaşma ve terkediliş süreci, şimdik kaynakları sağlıklı biçimde incelenmemiş olsa da; genel olarak kabul edildiği biçimiyle İS 7. yüzyılda artan Arap akınlarıyla başlamıştır. 12. yüzyılda Bizans askeri yolları üstünde yeralan Tralleis’in imparator Andronikos Paleologos eliyle yeniden iyileştirilmesi, kentin canlanmasına, su kaynaklarının yenilenmesine neden olmuşsa da izleyen evrede vadide beliren Menteşeoğulları ve akrabaları Aydınoğlu Türkleri, 1282 yılında bölgenin yeni sahipleri olacaklardır. Tralleis’in sönüşü ve küçülmesi ile ilgili bir olasılık günümüzde Sanat Okulu diye bilinen eski Mekteb-i İdadi ile Çengeloğlu Tahir Paşa’nın konağının yeraldığı uç düzlemde aranabilir. Burayı bir yukarı kale olarak alırsak ve buna daha sonradan yarım yamalak tanıklık eden Evliya Çelebi’ye bakarsak; kentin aşağısı, Hükümetönü Avlusu denen yer, günümüzdeki vilayet konağından Gümrükönü hanı ile Nazilli köprüsü arasına dek inen bir alt basamak olabilir. Burada şimdi yerinde olmayan bir Aydınoğlu dönemi Ulucamisi, yeni keşfedilmiş bir Aydınoğlu dönemi hamamı ile Alihanbaba türbesi ve Merkez karakolu yapısı altında kalıntıları bulunan büyük bir kilisenin tanıklığı bizi yönlendirebilir. Eğer Bizans ve geçiş dönemi Aydınoğlu Güzelhisarı arkeolojisi yapılacaksa bu alanda gözlemler artırılmalıdır. ......................................................................................... Kaynaklar: -Dr. Süha Göney, Büyük Menderes Bölgesi, İstanbul Üniversitesi yayınları no:1895, İstanbul 1975 -Şükrü Tül, “Prehistoric Settlements on the Meander Plain” Appendix I, ed. E. Oustinof, Prehistoric Aphrodisias I-II, M. S. Joukowsky, 1986. -Recep Meriç, “Pre Bronze Age Settlements of West-Central Anatolia”, Anatolica, Vol.19 (2000), s:143-147. -Engin Akdeniz, Neolitik ve Kalkolitik Çağlarda Büyük Menderes Havzası’ndaki Kültürel Yapılanma ve Orta Kalkolitik Çağ Problemi", OLBA ,VI (2002), s:59-76. -Engin Akdeniz, Büyük Menderes Havzası’nda Prehistorik Yerleşim Dokusu , Belleten, Sayı:245 (2002). -Engin Akdeniz, Prehistorik ve Protohistorik Çağlarda Aşağı Büyük Menderes Havzası’ndaki Yol Şebekesi Hakkında Bazı Gözlemler, Aydın Kültür Sanat Bülteni, Ekim-Kasım 2000. -Engin Akdeniz, “Aşağı Büyük Menderes Havzası’nda Jeoarkeolojik Değişimler”, Aydın Kültür Sanat Bülteni, Nisan-Mayıs 2001. -Engin Akdeniz, “Neolitik Çağda Aydın ve Çevresi”, Aydın Kültür Sanat Bülteni, Haziran-Temmuz 2001. -Christine Eslick, “Middle Chalcolitic Pottery from Southwestern Anatolia”, American Journal of Archeology, vol.84, No.1 (Jan. 1980), s.5-14. -Sevinç Günel, “Aydın Bölgesi Yüzey Araştırmaları Işığında Çatalkaya, Dedekuyusu ve Bahçetepe Höyükleri”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Sayı (2003), s:53-70. -Sevinç Günel, “Yüzey Araştırmaları Işığında Aydın Yöresi Kültürel Gelişiminde Erken Dönemler”, Türk Arkeoloji ve Etnografya Dergisi, Sayı.4 (2004), s:1-12 S. Günel, "Batı Anadolu Bölgesi Tarihöncesi Dönemlerine Yeni Katkılar", Belleten CLXVII (2004), 719-738 S. Günel, "Aydın Bölgesi’nde Prehistorik Bir Merkez: Köprüova", OLBA IX (2004), 1-20 S. Günel, "Aydın Bölgesi Yüzey Araştırmaları: Erken Dönem Yerleşmeleri ve Buluntuları Işığında Kültürel Gelişimi", Anadolu (2004), 95-114 -Ünsal Yalçın, “Hititlerde Demir”, Uluburun Gemisi-3000 yıl Önce Dünya Ticareti Ed. Ünsal Yalçın-Cemal Pulak-Rainer Slotta, Bochum 2006, s:495-504. -Annelise Peschlow-Bindokat-mit einem Beitrag von Susanne Herbrordt, “Eine Hethitische Grossprinzeninschrift aus dem Latmos”, Archælogischer Anzeiger, Heft 3 (2001), s:363-378. -E.H.Sturtevant, “The Tawagalawas Text”, The American Journal of Semitic Languages and Literatures, Vol.44, No.4, (1928), s:217-231. -S. Heinhold-Krahmer, Arzawa. Untersuchungen zu seiner Geschichte nach den hethitischen Quellen, Carl Winter Universitatsverlag, Heidelberg 1977. -Dr. G. Contenau, La civilisation des Hittites et des Mitanniens, Paris/1934 -Çetin Anlağan-Önder Bilgi, Protohistorik Çağ Silahları, Sadberk Hanım Müzesi yayınları, İstanbul 1989 -M. Erkan Fidan, “Waffen aus Metall von İhren Anfangen bis zum Ende der Frühen Bronzezeit aus dem İnneren Westanatolien”, Colloqium Anatolicum V (2006), s:91-106. -W.P.A. Thomae, “Emery, Chrome-Ore and Other minerals in the Villayet of Aidin, Asia Minor”, Transaction of the American Institute of Mining Engineers, Vol. XXVIII (1899), s:209-225. -Manfred O. Korfmann, “Geç Tunç Çağı’nda Troia”, Uluburun Gemisi-3000 yıl Önce Dünya Ticareti, Ed. Ünsal Yalçın-Cemal Pulak-Rainer Slotta, Bochum 2006, s:251-266 -Jeanny Vorys Canby, “Some Hittite figurinnes in the Aegean”, Hesperia, Vol.38 No.2 (1969), s:141-149. -Afif Erzen, İlkçağ Tarihinde Trakya, İstanbul 1994. -W. Ruge, Tralleis, Reel Encyclopaedie VI A2 (1937), 2093-2128. -A.W. McWicall, Hellenistic Fortifications from Aegean to the Euphrates, Oxford 1997. -O.Rayet-A.Thomas, Bir Karya Kenti Tralleis, Aydın [1997]. -A. Dumont, „Note sur des bijoux d’or trouves en Lydie“, Bulletin Correspondance Hellenique 3 (1879), s:129-30. -Ramazan Özgan, Die griehischen und römischen Skulpturen aus Tralleis, Asia Minor Studien, Band 15, Bonn 1995. -Ramazan Özgan, “İ.S.1. yüzyıl Tralleis Yontuculuğu”, 10. T.T.K. Kongresi, Ankara 1986 (1990). -Fjodor B. Poljakov, Die İnscriften von Tralleis und Nysa, Bonn 1989 -A.E.Raubitscek, “Epigraphical Notes on Julius Caesar”, The Journal of Roman Studies, Vol.44, (1954), s:65-75. -Simon Hornblower, Mausolus, Oxford 1982. -A. E. M. Johnston, “Maps on Greek Coins of the 4th Century B. C.”, Imago Mundi, Vol. 25, (1971), s: 75-76. -John Ma, Antiochos III and the Cities of Western Asia Minor, Oxford 2002. -Jon Solomon, “The Seikilos Inscription:A Theoretical Analysis”, The American Journal of Philology, Vol.107,No.4 (1986), s:455-479. -William Hansen, Phlegon of Tralles’- Book of Marvels, Exeter 1996. -W.R. Paton, “Antiochia Chrysaoris”, The Classical Review, Vol.13 No. 6 (1899), s:319-321. -Thomas Robert Shannon Broughton, “Some Non-Colonial Coloni of Augustus”, Transactions and Proceedings of the American Philological Association, Vol.66 (1935), s:18-24. -T.R.S.Broughton, “On Two Passages of Cicero Referring to Local Taxes in Asia”, The American Journal of Philology, Vol. 57, No.2 (1936), s:173-176. -Thomas Robert Shannon Broughton, “A Significant Break in the Cistophoric Coinage of Asia”, American Journal of Archeology, Vol.41, No.2 (1937), s:248-249. -Thomas Robert Shannon Broughton, “Some Non-Colonial Coloni of Augustus”, Tranactions and Proceedings of The American Philological association, Vol. 66 (1935), s:18-24. -Barbara Barrell, Neokoroi:Greek cities and Roman Emperors, Leiden 2003. -A. E. M. Johnston, “Maps on Greek Coins of the 4th Century B. C.” Imago Mundi, Vol. 25,(1971), s:75-76. -A. E. M. Johnston, “The Earliest Preserved Greek Map: A New Ionian Coin Type”, The Journal of Hellenic Studies, Vol. 87,(1967), s:86-94. Saadet Onat, “Aydın ilinin Dalama Bucağına Bağlı Şahnalı Köyü Civarında Bulunmuş Olan Kistoforlar”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt XVII, Sayı:1-2 (1959) s:139-144. -Hasan Malay, Hellenistik Devirde Pergamon ve Aristonikos Ayaklanması, İzmir 1992. -Barbara Burrell, Neokoroi:Greek Cities and Roman Emperors, Leiden 2003,s:130-132. -Rafet Dinç-Hakan Özkan-Turan Takaoğlu, “Tralleis Kazı çalışmaları 1997-1998”, Arkeoloji ve Sanat, Sayı 95 (2000). -Rafet Dinç-Erkan Dede, “Tralleis 1999 Kazısı Sonuç Raporu”, Arkeoloji ve Sanat, Sayı:114 (2003). -Rafet Dinç, Tralleis Rehberi, İstanbul 2004. -Rafet Diç-Guy Meyer, “Melanges de cultures et de populations a Tralles d’apres deux nouvelles inscriptions”, Mediterraneo Antico, Anno VII Fascicolo I (2004), s:287-315. -Funda Ertuğrul, “Tralleis'de bulunan bir kremasyon kabı”, Arkeoloji ve Sanat Sayı:120 (2005). A.E.M.Johnston, “The Earliest Preserved Greek Map:A New Ionian Coin Type”, The Journal of Hellenic Studies, Vol.87, (1967), s:86-94. -Lou Bengisu, “Torrhebia Limne”, Arkeoloji Dergisi II (1994), s:33-43. -Barbara Barrell, Neokoroi:Greek Cities and Roman Emperors, Leiden 2003. -Prof. Dr.Işın Demirkent, Bizans Tarihi Yazıları-Makaleler -Bildiriler-İncelemeler, İstanbul 2005. -Paul Lemerle, L’Emirat D’Aydin Byzance et Occident-Recherches sur “La Geste D’Umur Pacha”, Biblioteque Byzantine, Paris 1957. -[Evliya Çelebi], Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Topkapı Sarayı Kütüphanesi Bağdat 306, Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa 462, Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa 452 Numaralı Yazmaların Mukayesesi Transkripsiyonu-Dizini, Hazırlayanlar Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman-Robert Dankoff, 9. Kitap, YKY, İstanbul 2005. -Suraiya Faroqi, “Camels,Wagons and the Ottoman State in the Sixteenth and Seventeenth centuries”, International Journal of Middle East Studies, Vol.14, No.4, (1982), s:523-539. -Alfred Philippson, Reisen und Forschungen im westlichen Kleinasien, Gotha 1911. C.Humann-W. Dörpfeld, “Ausgrabungen in Tralles”, Athenische Mitteilungen, Vol 18 (1893), s:395-413. -Edhem Bey, “Fouilles de Tralles (1902-1903)”, Bulletin Correspondance Hellenique, Vol.28 (1904), s:54-92. -Emin Yener-Mustafa Kenan Özkan, “Aydın Merkez Alihanoğlu İsmail Türbesi Yanındaki Roma Mezarı Kurtarma Kazısı 1996”, VIII. Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Ankara 1997 s:219-233. -Mustafa Kenan Özkan, “Aydın-Tabakhane Hamamı Kurtarma Kazısı”, VIII. Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Ankara 1997 s:279-301. -Mustafa Kenan Özkan, “Aydın-Hukukçular Sitesi Osmanlı Devri Kurtarma Kazısı”, VII Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Ankara 1997.
Tralleis/Traldeis Şükrü Tül Aydın kentinin tarihsel atası Tralleis öreninin günümüze dek elde edilmiş bulgularla ve bilgilerle yeniden gözden geçirilmesi ve bilinç yenilenmesi yaratılması aşağıdaki yazının hedefidir. Tralleis’in bir önceki yerleşim alanı Dedekuyusu höyüğü, kentin yüksekteki konumuna göre iki çay arasındaki aşağıda, ova düzleminde yeralmaktadır. Kemer çayı ve Kızıldere arasındaki bu düzlemin iskan tarihinin ortalama Neolitik çağa dek inmesi beklenebilir. Ancak höyükteki yüzey buluntuları bu dönemi henüz doğrulamamıştır. Gediz vadisinde olduğu gibi; Konya ovasındaki Çatalhöyük’le ana verileri belirlenmiş Neolitik kültürün Göller Yöresi üstünden “Orta Batı Anadolu”ya ulaşması gibi bir etkileşim, Menderes vadisi için de benimsenebilir. Ege’yi ortadan kesen Gediz ırmağı boyunca sözkonusu ilişkinin kazılar yoluyla kanıtlarının artırılması sürmektedir. Ulucak/Kemalpaşa, Ege Gübre/Aliağa ve Yeşilova/Bornova yerleşimlerinde kazı yoluyla elde edilen Neolitik dönem bilgisi ile zaman ölçümlemeleri, yüzey bulgularıyla tanınan Nemrut/Kemalpaşa ile kazısı son anda yapılamamış Gavurtepe/Alaşehir höyüklerinin öngörüleri bu ilişkiyi tanımlamada kullanılmaktadır. Ortalama Geç Kalkolitik-Tunç çağı yoğunluklu Dedekuyusu yerleşiminin su kaynaklarına değil ama su akarlarına yakın kurulmuş olması dışında çevresel etkiler açısından konumunu irdelemek şimdilik eksik bilgilerle olanaksızdır. Höyük, Kuşadası-Davutlar, kuzeybatıda Ephesos üzerinden kıyı dünyasına yönelen yolların üzerindedir. Söke önündeki şimdiki ovanın eskiden derin bir körfez yapması ve Germencik altına dek Aydın dağları ile Beşparmak dağları arasına sokulması; böylelikle de kuzey Ege ile güneyi arasında doğal bir engel yaratması bilgisi; yerleşim noktası olarak höyüğün Menderes vadisinin kuzey kıyısını izleyen doğal, zorunlu yol seçeneğinin üstünde bulunacağını açıklar. Miletos’taki İÖ 16.-14 yüzyıl aralığından üretiminin %95’i yerli seramik olan, Minos yerleşiminin etkilerinin bu küçük höyükte beklenmesi öngörülebilir Aynı biçimde bölgenin derinliklerinde Aphrodisias’a dek sokulan Myken seramiği serpintisinin İÖ 14.-11. yüzyıl aralığı için höyükte elegeçen birkaç bulgu ile varlığı doğrulanırsa da surlu ve kentleşmiş bir yerleşimle karşılık bulması söz konusu değildir. Dedekuyusu höyüğünün siyasal bir güç içermediği kanısını bir Hitit kralının ağzından yazılmış Ahhiyawa ülkesini betimleyen metin olan Tawagalawa metnini yorumladığımızda da yineliyebiliriz. Yaklaşık İÖ 1250 sularındaki Millawanda seferi, Çine çayı vadisinden aşağıya doğru İyalanti ülkesi üzerinden yapılmıştır. Buradaki kentleri ve kaleleri yıkan Hitit kralı, Atriia adlı bölgeyi alıkoyar ve Bafa gölü kıyısından Millawanda/Miletos’a ulaşır. Metinde saray yazmanlarının sıradan bir okur kulağı için kolay anlaşılır olmayan bir ifade türü ile yazdıkları, hatta bölük pörçük bir anlatım kullandıkları halde ovanın başında, Çine çayı/Marsyas girişinde büyük bir yerleşim, kale engeli anılmaz. Tawagalawa metni, genel olarak Menderes ovasının batı ucunun doğal bir engel olduğunu, Millawanda’nın deniz aşırı konumunu göstermesi açısından önemlidir. Böylelikle Hitit seferi karadan, Karya içlerinden dolaşarak gerçekleşmiştir. Kimi araştırmacılar, kralın yolu üstündeki Karya İdrias’ı/Stratonikeia ile eşleştirilmesi daha sağlıklı olacak Atriia’yı Tralleis olarak önermektedirler. Üstüne gidilen Millawanda, Hititler tarafından Ahhiyawa diye anılan güçlü bir ülkedir, yöneticisi Tawagalawa adının Yunanca karşılığı olarak Eteokles olduğu sanılmaktadır. Hitit kralı Tudhaliya I’in çivi yazısı içeren bir Myken kılıcının Hattuşa’da bulunması ile Miletos’ta Hitit başlığı betimli bir Myken seramik parçasının elde edilmesi gibi karşılıklı kanıtlar bir bakıma denizaşırı sayılan Millawanda/Miletos çevresinin bilgilerini günümüzde genişletmektedir. Dedekuyu höyüğü genel strateji açısından bakıldığında Çine çayı içindeki İyalanti/Alinda ve Waliwanda/Alabanda ile karşılaştırılamayacak denli zayıf bir noktadır. Üstelik son yıllarda keşfedilen Mira prensi Kupanta Kuruntiya’nın bir kaya yüzeyindeki Hieroglyph mührü göstermiştir ki İÖ II. Bin ikinci yarısında Çine çayı vadisinin dağları, Beşparmaklar demir yatakları bakımından keşfedilmiştir. Karpuzlu ile Selimiye arasındaki Sakarkaya geçidinin güneyindeki Suratkaya, yol üstü olmayan derin bir noktadır ve çevrede Mira prensinin genç oğlu Pahimaradu’yu burada bulunmaya itecek tek şey yeni bir stratejik metal olarak güçlenmekte olan demirden başka bir şey değildir. Tunç çağının sonlanışına doğru Hitit saraylarının demir bilgisini sakladıkları anlaşılırsa demir yatakları bakımından Beşparmak dağlarına yönelmiş ilginin anlamı çözülebilir. İÖ 13. yüzyıldaki bu görünümün içinde höyük dışında Tralleis düzleminde daha farklı, surla güçlendirilmiş bir yerleşim olasılığı yine de denenmeye değecek bir öngörüdür. Louvre Müzesi’ne Aydın’dan bulunmuştur notu ile ulaşan bir mühre bakılırsa ve de bölgede sürüp giden keşiflerin öngörüsüyle Aydın gibi bir topoğrafik noktada İÖ II. bin bulgularının “elegeçmesi” beklenebilir. Tralleis örenine yeniden bakarsak, burası aslında Ephesos’tan gelen yolun üstünde, ovaya doğru uzanmış bir doğal engeldir aslında. Strabon’un demesiyle bir trapeza/ masa biçimli bir yükseltidir (Geographika, Kitap XIV, I-42). Doğudan bakıldığında bu kez Kepez yükseltisi, batı ufkunu kesen bir engeldir. Güneyden bakıldığında ise iki yükseltinin ovanın üstünde ne denli elverişli, kıyıları savunma açısından doğal olanaklar yaratmış, elegeçmez bir yer olduğu etki biçiminde benimsenir. Bu düzlemlerin batıda olanı Tralleis örenini içermesi bakımından öncelikler ve olanaklar açısından seçilmiştir. Bir kere alan olarak Kepez’e göre batıdaki düzlem daha geniştir. Aydın dağlarına değme noktası olmadığı için bağımsız bir ada gibidir. Kuzey ucunun Akropolis diye bir yükselti oluşturması kentleşme topoğrafyası açısından önemlidir. Su kaynaklarının bu düzleme iletimi de zaman içinde gerçekleşecek ve kent Erken Roma döneminden başlayarak akarsuya batı parçası topografik özellikleriyle daha kolay kavuşacaktır. Türkçe’deki en güzel tanım olan Kepez, ki böyle düzlüklerin sözcük olarak tam karşılığı budur; batı düzlemi kadar yerleşime elverişli değildir oysa. Sonuçta batı düzlemi, şimdiki adlandırmalarıyla Üçgözler, Topyatağı, Kızlarkulesi düzlemi bize bir yerleşim başangıcı tarihi vermelidir. Dr. Rafet Dinç’in kazı yoluyla elde ettiği bulgulara göre Akropolis, İÖ 8. yüzyılı karşılayan seramik vermiştir. Aşağıdaki Dedekuyusu ile Tralleis’teki yerleşim başlangıcı varsayılacak İÖ 8. yüzyıl, standart tanımlamaya göre Geometrik dönem arasındaki 300 yıllık zaman diliminin kapatılması için neresi önem kazanabilir? Höyükte Myken dönemi birkaç seramik bulgu ile temsil edilebiliyor. Oysa Troya VI –i katmanı diye yeni bir tanımı oluşan evrenin sakinleri olan ve kenti yıkımla elegeçirdikleri bilinen, Tuna ırmağı altındaki ülkeden geldikleri tanımlanan insanlar, Trakyalılar; Ege’de nereye dek ilerlediler? Mykale dağının engelleyici özelliği ve arkasında derin bir körfezin varlığı, dağa dek inen göç ya da etki süreçlerinin sınırı gibi gözükmektedir. Troya I’i yaratan “Deniz Kültürü” etkisinin sınırının Mykale olduğu buluntu gözlemleri ile beslenmiş bir savdır. Balkanlar’dan Boğazı aşarak ilerlemiş “Deniz Kültürü”, Troya I yerleşiminin yeni kültür kimliğini oluşturduktan sonra göç dalgası biçiminde Orta batı Ege’ye ulaşmıştır. Aynı biçimde Troya VI-i katmanı üstünden bir insan akımının İÖ 1180 sularında Mykale’ye dek inmiş olması ve doğuya yönelerek boş bir alana ya da küçük bir höyükle temsil olunan bir tarımsal toprağa egemen olması ilginç bir varsayım olabilir. Burada Tralleis kentinin tüm zamanlar boyunca bir Trakya kabile adı taşıması ile sözkosu kuram desteklenebilir. Arkeolojik bulgu açısından Trakya kökenli kaba seramik gözlemleri Troya VI-i katmanından ötede, aşağılarda Panaztepe çevresinde de belirmekte, bu göç evresinin ya da bilinen adıyla “Karanlık Çağ”ın gömü alanından sözedilmektedir. Metropolis yakınlarındaki Bademgediği kalesinde de bu türde ıslak elle sıvazlanarak dekore edilmiş, üstlerinde yapıştırılmış parmak baskılı bantlar bulunan ve de elde üretilmiş kaba seramikler bulunmuştur. Balkanlar’da Tuna altı ve üstünde geniş bir alanda bilinen bu kültürler, batıda Aksios/Vardar ovasından da aşağılara dek Yunan kıtasına yayılmışlardır. Aydın’da beklenebilecek buluntu türü tümülüslerden gelebilir. Tralleis kentinin karşı sırtında, Kepez’in batı kıyısında yeralan bir dizi tümülüsün, Hellenistik olanlarının ayırdedilerek kazılarının yapılması yoluyla bu göç dalgasının kanıtlarına erişilebilir. Ülkemizde yapılan kazılarla, Trakya bölgesinde tümülüslerden Trak üretimi seramikler elde edilmişlerdir ve bunlar kaba görünümleriyle özel bir evreye ilişkin etnik üretim biçimlerini yeterince duyurmaktadırlar. Klasik tanımlamaya göre Yunan Arkaik çağında Tralleis şimdilik yalnızca bir buluntu ile bilinmektedir (Resim:1). Louvre Müzesi’ne ulaşmış bulunan Rodos tarzı bir elektron takının bildirdiği ne olabilir? Bir mezar buluntusu olması beklenen bu takı, Ekrem Akurgal tarafından belirlenmiş ve yayınlanmıştır. Bu evrenin başka hiç bir veri ile desteklenmesi şimdilik söz konusu değildir. Tralleis kentinin öteki Yunan kolonileri gibi ya eski Arzawa dil havuzundan ya da Yunanca’nın açık anlamlı köklerinden gelme bir yer adı olmadığı açıktır. Tralleis’in bir kabile düzeyinde oluşunu İÖ 4. yüzyılda bildiren en önemli kanıt bir steldir. Paris’te Cabinet des Medailles’te korunan yazıta göre Persler adına bölgenin yöneticisi olan Hekatomnos hanedanından İdrieus (İÖ 350-344) kent yerine “Traldeis” adlı insan topluluğuna seslenmeyi yeğlemiştir. Yine yazıta göre bu evrede kentte bir Dionysos kutsal alanının varlığı ortaya çıkmaktadır. İÖ 5. yüzyılda Pers egemenliği altındaki Batı Anadolu dünyasına yapılan Yunanlı önderlerin kurtarıcı seferleri ile Tralleis kendini stratejik konumuyla göstermeye başlar. Spartalı Thibron’un başarısız seferi, çok önemli olmasa da Ispartalı Agesilaos’un seferi ile Tralleis’in adı anılmadan da çevresi tarihsel metinlerde yeralır. Ksenophon’un metninde (Yunan Tarihi, III. Kitap II-19) anlattığı gibi Derkylidas’ın seferi sırasında Leukophrys/Magnesia önlerinde çatışan iki ordudan Persler, Tralleis kentine çekilmeyi yeğlerler. Persler, Sardes merkezli eylemlerinde Tmolos/Bozdağ üstünden geçen bir yolu kullanmaktadırlar. Ephesos’a ulaşan bu yolun bir kolu da Uzgur dağındaki bir kalenin koruduğu Menderes Magnasiası’na ulaşan dağ geçididir. Persler Tmolos üstünde Keltepe adlı yerde bir tetrapyrgos’a/dört kuleli kaleye sahip olduklarına göre ve Uzgur dağından bir strategos’un/komutan Gamersos’un adını içeren küçük tunç sikke dizileri bulunduğuna göre, dağlara egemenlik düşüncesi Persler için önemsenmiştir. Öte yandan Pers dönemi İÖ 4. yüzyıl bir Ephesos sikkesi üstünde bu dağ görüntülerinden oluşan harita görülmesi konuyu daha da öne çıkarmaktadır. Bu ayrıntıların kentin kaleleşmiş olabileceğini yeterince ortaya koysa da savunma duvarlarının varlığı, özellikle kentin batı tepelerinin küçük dere yatakları ile kesilmiş özelliği ile birlikte soruşturulmalıdır. Özellikle zayıf olan batı kesimde ve de öteki kesimlerde sur duvarı var mıydı? Surların yokoluş süreci için Aydın’ın yüzyıllar boyu kesintiye uğramayan taş bulma sorunu neden gösterilebilir. Nitekim kentin en batı ucunda, Kemer köyünün üstündeki kesimdeki surların sökülmesi sürecini canlı biçimde Hüseyin Hilmi Bayındır izlemiştir. Cevizli dağları üstünde Üçkoz tepesinin batı kesiminin kireç taşı içermesi ve burada kimi kesme taş yataklarının bulunması ile yine Ambarcık köyü vadisi içinde bulunan başka bir kireç taşı kaynağında kesme taş bloklarının gözlemlenmesi ise bizim klasik anlamda en azından Mausollos döneminde Karya’da beliren savunma duvarlarına benzer bir surun varlığını Tralleis’te varsaymamızı olanaklı kılmıyor. Ancak surların kerpiçle yapılmış olabileceği öngörüsü güç kazanıyor. Öte yandan Alinda ve Alabanda kentlerinin İÖ 4. yüzyılda surla çevrelenmiş yerleşimler olması, Beşparmaklar üzerinde Teylimasarı, Tekkeasar ve ova yüzünde de Karakale gibi kalelerin varlığı, Tralleis kentinde de aynı savunma standardının bulunabileceğini bildirmekten çok Menderes ovası ile sınırlı Mausollos dönemi savunma düzenini duyurmaktadır. Büyük İskender dönemine erişildiğinde kentin yine de araç gereç yığınağı açısından önemi kralın biyoğrafilerinde aktarılan bir durumdur. Ephesos’dan sonra kral, aşağıya Priene’ye inmiş ve Miletos kuşatmasını gerçekleştirmiştir. İskender’e bilgi aktaran coğrafyacılar ya da askeri strateji bilgisi sahibi kişiler Tralleis’in bir dönemeçte bulunuşunu yeterince anlatmış olacaklar ki burada bir kış boyunca kralın savaş makinaları bekletilmiş ve 333 yılının bahar aylarında Gordion’a gönderilmiştir. İÖ 4. yüzyılın karanlıkta kalan bir ayrıntısı da Tralleis’te tiyatro çevresinde 1883’de elegeçmiş aslında bir heykel altlığı olan Makedonyalı general Pleistarkhos yazıtıdır. Karya’da bir süre egemenlik kurmuş ve Latmos Herakleiası’nın Pleistarkheia diye adının değişmesine neden olan bu yöneticinin kentle ilişkileri ilginçtir. İÖ 4. yüzyılın son çeyreğine ilişkin bu evrede Pleistarkhos’un egemenlik alanın Karya’nın batı kesimi ile sınırlı gibi gözükse de belki de kendisine yöneltilen saygı, heykel nedeniyle; Tralleis’e dek etkisini genişletmiş olduğu savlanabilir. Hellenistik çağın kargaşası içinde içinde hem İskender’in ardında bıraktığı İyonya satrapları, hem de Pergamon’da beliren Philetairos hanedanı/dynasteia’sı hem de Seleukoslar’ın bölgede egemenlik girişimleri ile çalkantılar yaratsalar da ortak ata ve köken artık Makedonyalı bir etnik merkeze yerleşmişti. Büyük İskender’in manevi bütünlüğünü yarattığı bu süreçte Seleukoslar bölgede yarattıkları yeni kentleşmeler, synoikismos hareketleri ile önem kazanırlar. Nysa, Menderes Antiokheiası ve Laodikeia’nın yeniden kurulması, eski köy iskanlarından çıkarılarak polis karakteri verilmesi, vadinin güçlü yerleşimlerinin sayıca artmasını getirdi. Bu arada Alabanda’nın isim değişikliği ile Khrysaoris Antiokheiası olmasını Tralleis’in “Seleukeia” olması ile değişim sürdü. Tralleis başka ismlerle de anılıyordu. Bunlardan “Euantheia”, “Polyantheia”, “Erymna” gibi isimler kentin özellikleri açısından olağan sayılsa da geç dönem yazarlarının verdiği Kharaks adı, büyük olasılıkla az doğudaki Akharaka adıyla bir karışıklıktan kaynaklanıyor gibi gözüküyor. Euantheia ve Polyantheia kentin çiçeklerle kaplı bahar aylarının karşılığıdır. Kentin doğasından ötürü İyi-çiçekli ve Çok-çiçekli diye tanımlanması boşuna değildir. Erymna ise güvenli/savunulabilir anlamında söylenmiştir. Seleukos egemenliği Tralleis’te krallar tarafından yazılmış mektup metinleri ile izlenir. Öte yandan Seleukoslar aşağıda, eski adıyla İdrias olan, belki de Khrysaoris diye kutsal bir yeri de içeren noktada Stratonikeia diye bir kentleşmeyi organize ettiler. Surla çevrili, eski akropolisinin de kente katıldığı bu yeni yerleşim Rodos ve güneyde Ptolemaios etkilerine karşı bölgenin en büyük askeri ordugahını içermekteydi. Mausollos döneminden beri süregitmekte olan güney denizlerinden Menderes vadisine dek Karya bölgesinin yönetim erkinin pekiştirme, askeri yapılarla donatma düşüncesinin yeni bir aşamasıdır bu. Bir arka vadide bulunan, doğudaki Akçay/Harpasos vadisine açılan yaylanın kenti Hyllarima daha Mausollos döneminden beri önemli bir polis olarak vardı, Seleukoslar bu kenti, belki de Stratonikeia ile birlikte yayla kenti olarak güçlendirmiş olmalıdırlar. Giderek pekişen Büyük Menderes vadisi egemenliği, Seleukoslar’ın “Orta Batı Ege”de de güçlerini artırmalarını getirmiş olmalıdır. Antiokhos II’nin İÖ 246’da Ephesos’ta ölüşünü Belevi’nde bir anıt mezarla süslemek, Miletos bouleuterionu, Sardes Artemis tapınağı yapım girişimi, Didymaion’daki tapınağın iç avlusunu tamamlamak hep Seleukos işleri olarak önem taşımaktadır. Seleukoslar olasılıkla İÖ 213 ile 188 döneminde Tralleis kentini hanedandan Akhaios ya Zeuksis eliyle yönetmişlerdi. İÖ 218/217 tarihinde Miletos ile Tralleis arasındaki bağlaşıklık antlaşması da kentin vadi içindeki öneminin bir sonucuydu. Seleukos egemenliğinin hangi yapılarla sonuçlandığı sorgusu bir Korint düzeni yapısı olduğu söylenen Asklepios tapınağına bakışlarımızı çevirebilir. Genel olarak Selukos akültürasyonu mimarlıkta Korint stilinin kullanılışı biçiminde ortaya çıkmıştır. Seleukos imzalı yapıların tümü de Korint biçemi ile yapılmışlardır. Bu öngörü ile kentin merkezinde yeraldığı bilinen Asklepios tapınağının Korint düzeninde olması, Seleukos egemenliği döneminde yapılmış olabileceğini gösterebilir. Tralleis’in isim değişikliği ve mektup güvencesi taşıması dışındaki önemini 190 yılındaki Magnesia savaşında Seleukoslar’ın yenilmesi gölgelemez. Bu tarihten sonra Roma destekli Pergamon basileia’sı/krallığı bölgenin hakimidir. Tralleis, Vitruvius adlı mimarın önemsediği tuğladan yapılmış, Pergamon krallığına ilişkin sarayı içerir. Bunun dışında kentin Pergamon krallığının ikinci dereceden sikkelerinin basım yeri olması ve özellikle de 12.6 gram ağırlığında, eşiti de 18 gram sularındaki Atina tetradrahmisi olan kistophorosların basımı, Tralleis’in ekonomik önemini vurgulamaya yetecektir. Hellenistik çağ boyunca Pergamon krallığı daha sonra da Roma’nın Küçük Asya eyaletinin sınırları içinde kistophoroslar önemini ve geçerliliğini koruyacaktır. Ekonomide yapılanma sürecini gösteren başka bir sektör heykeltraşlıktır. Pergamon krallığının gücünü pekiştiren Galatların yenilmesinin en önemli yansımalarından olan Zeus sunağının heykeltraşlık ürünlerinin Tralleisli sanatçıları çağrıştıran izler taşıması, kentin bilinmeyen bir yanını; belki de gelecekteki arkeolojik keşiflerle daha da artacak heykeltraşlık-kent ilişkisini ortaya koyacaktır. Zeus sunağının imzası olarak yorumlanan bir yazıtın son hecesine dayanarak, kabartmaları yapanların “Tralleisliler” diye bir heykeltraş grubu olması benimsenen bir ilişkidir. Ayrıca Tralleisli Apollonios ve Tauriskos’un yapıtı olan Farnese Boğası grubundaki üçgen şemalı figür tırmanışı da Zeus sunağı kabartmalarında benzer bir kompozisyonla karşılaştırılmaktadır (Resim:3). Öte yandan Prof. Dr. Ramazan Özgan, Milo Venüsü diye ünlenmiş yapıtın kaidesindeki yazıtın sanatçı adı ve doğum yerini içermesini yorumlamasına bakarsak bu kent Menderes üzerindeki Antiokheia adını kısa bir süre için almış olması bilinen Tralleis’tir. Bilindiği gibi kaidede son iki hecesi ile sanatçının adı, daha da önemlisi sanatçının doğum yeri yazılıdır (Resim:5) . Gerçekten de Hellenistik çağın Seleukoslar’a ilişkin çatışmalı evresi geçtikten sonra duru sayılabilecek Pergamon egemenliği dönemi boyunca kentte heykeltraşlık işleri hem içte hem de belli merkezlere ihraç biçiminde önem kazanmış gibi gözüküyor. Bu üretim bilgisinin en önemli kaynağı kentin kendisidir. 1899 yılının deprem etkilerini kentte azaltmak için girişilen inşaat, yenileme etkinlikleri sırasında Hacı Halil Paşa’nın Asar-ı Atika Kanunu’na karşı aldığı özel irade ile yaptığı çalışmalarda kent öreninden önemli sanat yapıtları elde edilmiştir. Vaia adlı bir Rum’un bulduğu Apollon Kitharodos gibi bir Nympha, Arkaistik Karyatid, Ephebos ve başka buluntular kentin şimdilik adresi tam belli olmayan bir merkezinde önemli sanat donatıları olduğunu göstermektedir. Bu sezgiyi daha önce elde eden Orient Comite bir kazı girişiminde bulunduysa da yalnızca Kaufmann’ın satın aldığı bir Hellenistik Knidos Aphrodite replikası olan sanat yapıtından başka 1888’deki kazılar önemli bir sonuç doğurmamıştır (Resim:4). 1899 depreminin ardından gelen bu buluntu fırtınası Müzey-i Hümayun-u harekete geçirmiş ve Ethem bey tarafından kentte 1902 yılında kazılar yapılmış, yine üslup ve tavır benzerliği izlenen yapıtlar bulunmuştur (Resim:2). Bu iki kazı evresi ve arada kalan buluntu sürecinin bugün bizi yöneltmesi beklenen arkeolojik varsayımlar şöyle sıralanabilir. Bir kere Hellenistik kökenli replikaların çokluğu kentte donanımlı bir merkez ve çevre bulunduğunu göstermektedir. Apollon heykeli için bulunduğu yer olarak gösterilen Dionysos tapınağı mimarlık tarihi için gerçekten önemli midir? Hellenistik çağdan bir merkez ise yeri hakkındaki ilk arama tarama, pek de bilimsel olmayan hedef, 1888 yılında Orient Comite tarafından konmuştur. Çınarlı kabartma bir kurban sahnesi , bir kurban sunumu/hekatombe dile getirmesi açısından bir sunak ve ona bağlı bir tapınak çevresindense, bu merkez neresidir? Buluntu grubu Hellenistik çağın sonuna doğru kentin donatılarını görkemli biçimde ortaya koyduğuna göre bu heykelleri çerçeveleyen mimari çevre de orada bir yerlerdedir. İsa’nın doğumu yıllarında ise Tralleis Roma diktatörü Caesar için özel bir anıt düzenlemesine sahip kentlerden biridir. Adındaki değişikliklerden biri de bu dönemde karşımıza çıkar ve kent Kaisareia olarak adlandırılır. Bu ayrıcalık Augustus’tan, depremle yıkılmış Tralleis’i onartma girişimiyle gerçekleşir. Tralleis’in uydusu Zeus Larasios’un tapınağının bulunduğu Karagözler yaylasında bulunan bir yazıt, kentin depremle yıkılması ve de Khairemon adlı bir yurttaşın Kantabrialar’da bulunan Augustus’a ulaşarak kentin yenilenmesi isteğini iletmesi olayını yansıtmaktadır. Tralleis bu yurttaşını, Khairemon’u yaptığı işten ötürü onurlandırmıştır ve bir heykelini dikmiştir. Sözkonusu heykel altlığı 1970’lerin ortalarında Karagözler yaylasında sağlam biçimde durmaktaydı ve yüzyıllar sonra, bu ayrıntıyı, heykel kaidesi üstündeki yazıtı kaleme almış Myrinalı tarihçi Agathias’ı doğrulamaktaydı. Bir başka yazıtta ise Augustus kentin kurucusu/ktistes olarak anılmaktadır. Augustus döneminin deprem onarımlarına en büyük tanıklık Üçgözler diye bilinen büyük gymnasium yapısı olsa gerek. Ayrıca su iletim sistemi erken Roma döneminin iyileştirmelerinden biridir. Tralleis’in önünden geçen, Ephesos’tan başlayan M. Aquillius askeri yolu ise kentin bir başka önemli kazancıdır. Kentin nitelikli kil yataklarına sahip oluşu da taş sıkıntısı çekilen Tralleis’te önemli bir sektör yaratmış gibi gözüküyor. Pergamon krallarının tuğladan sarayı anımsanırsa çevresinde çay taşından daha ileri yapı malzemesi bulunmayan Tralleis, taş ithal ettiği gibi eski yıkıntıları da değerlendirmekte becerikli davranmıştır. Üçgözler kalıntısında görülen travertenler vadinin doğusundan getirilmiş olabilir. Mermer içinse en yakın nitelikli kaynak Thoraks/Gümüş dağıdır. Daha sonraları, Hadrianus döneminde kente gelmiş Marmara mermerlerini saymazsak kentin kireç taşı kaynağı Aydın dağlarıdır ve iri kristalli, mavimsi bu taş; plastik uygulamalara pek karşılık vermez. Üçgözler’deki pek çok yapı taşı ise eski anıtlardan derlenmiştir. 27 yılının depremi ile yerle bir olmuş pek çok anıt yeniden yapı malzemesine gymnasiumun gösterdiği gibi hızlı ve zorunlu biçimde dönüşmüştür. Kil yataklarının varlığı ise kente gelen İtalik C. Sentius’un bir terra sigillata/mühürlenmiş toprak (çanak çömlek) endüstrisi kurmasını sağlamıştır. Öte yandan Edictus Diocletiani/Diocletianus Yasası’nda fiyatı belirlenen ürünler arasında “Pellis Tralliana”, markalaşmış bir deri endüstrisinin bulunduğunu göstermektedir. Hellenistik çağdan beri üretimde olan Tralleis, Roma çağında daha da büyük bir endüstri alanı kazanmıştı. Hadrianus dönemine dek gelişimini türlü yapılarla sürdüren kentin yazıtlardan pek çok ayrıntısı bilinebiliyor. Bunlardan biri Artemidoros ve Diogenes’in yaptırdığı krypto peripaton denen Dor düzenindeki bir sundurma yapısıdır. Nerva döneminde yapılmış olan bir hamam iyileştirme etkinliği imparatorların kente eğilmesini bildirmektedir. Nerva adına Khresimos adlı bir taşocağı yöneticisi gymnasiumda caldariuma mermer kaplamalar yaptırmıştır. Ayrıca kent surlarının onarımı ya da bir bölümünün yapımına ilişkin yazıtlar bulunmaktadır:Metrodoros 2 plethra ve Paionion da 2 plethra sur duvarı yaptırmıştır. Hadrianus döneminde Tralleis’in en önemli kültürel açılımı azatlanmış bir köle olan Phlegon sayesinde olmalı. Phlegon çeşitli yapıtlarıyla Hadrianus’un meraklarını karşılamış bir yazardır. Kente ilişkin bilgiler aktarmış olmasa da Hadrianus döneminin eğilimlerinden haber verir. Hadrianus dönemi kentin kuruluş öyküsü konusundaki asılsız aktarımların doğduğu dönemdir aynı zamanda. Hadrianus’un kurduğu Panhellenia kulübünün kuralı uyarınca tüm Akdeniz’deki kentlerin atalarının Yunanlı olduğunu kanıtlamaya çalışmaları bu türden asılsız öyküleri beslemiştir. Günümüz arkeolojisinin başına bela olan bu öyküler, savlar kanıtlanırsa kentlere Atina’daki Panhellenia oyunlarına katılma ayrıcalığını veriyordu. Tralleis’in yalnızca kağıt üstünde kökenini tartışılması, hele hele göç dalgasından neredeyse bin yıl sonra bu öykülerin araştırılması sırasında kentin tarihine Argoslular tarafından kurulduğu öyküsünün yapışmasına neden olmuştur. Marcus Aurelius’a ilişkin Tralleis sikkesinde Ktistes Tralleus/kurucu Tralleus diye bir Plinius’un Tralleis’te bir zamanlar Pygmeler’in yaşadığını söylemesi gibi (Naturalis Historia V 29, 109) İlkçağ insanının doğruluğu belli olmayan bilgileri bir araya getirme eğilimidir bu. Yukarıda değinildiği gibi Tralleis bir Karya yerleşimi iken Trakyalı bir oba/phyle tarafından iskan edilmiş olması daha tarihsel kanıtlara dayalı savdır. Dahası kent karmaşık bir nufus sergilemektedir. Hyssaldomos, Hekatomnos, Seikilos, Koibilos, Ordomos gibi kişi adları kentin Karyalı köklerini gösterir. Tralleisli Seikilos’un mezartaşı ise müzik dünyasında çok ünlü bir buluntudur. Aydın’da bulunarak dönemin Osmanlı Aydın Demiryolları Şirketi genel müdürü ve başmühendisi Edward Purser’a armağan edilen sütun, üzerinde bir mezar ağıtı ve notalarını içerir. Miras yoluyla Stockholm’e giden taş sonraki araştırmalarda geniş yer bulmuş ve Yunanistan’da eski müziklerle ilgilenen Petros Tabouris tarafından icra edilmiş bir CD’de yayınlanmıştır. İS 178 depremi etkileri Tralleis’e ulaşmış mıydı? Ancak 262 depreminin bölgedeki yıkımları tartışmasızdır. Bu evrenin Romanın ekonomik siyasal bunalım sürecinden yeni bir durulma, yenilenme dönemi olan Hıristiyanlığı benimseme evresine geçişe rastladığı unutulmamalıdır. Kent yıkıntı mıydı? Bu evrede su iletimi sisteminin onarıldığı bilgisi elimizdeki bir yazıtla doğrulanmaktadır. 300 stadia uzunluğundaki su iletim sistemini Lucius Caelius Montius adlı proconsül 350 yılı sularında yeniletmiştir. 6. yüzyıl kentin bir tür “Rönesans” dalgası altındaki önemini gösterir. Su kaynakları yenilenmiş ve önemli kişilikler yetiştirmiş olan Tralleis, İS 6. yüzyılı mutlu geçirmiş gibi gözüküyor. Günümüzde algılanması gereken en önemli ayrıntı da kalıntıların yaklaşık bu evrede son biçimini kazanmış olmasıdır. Epilepsi alanında uzman doktor Aleksandros ile Megali Ekklisia/Büyük Kiliseyi Miletoslu İsidoros ile birlikte inşa edecek olan paraboller bilgini Anthemius’un bu dönemde yetişmiş oluşunun kentte yansımaları olmalıdır (Resim:6). Çömlek endüstrisi de bu dönemde son ürünlerini vermektedir. Kentteki yalnızlaşma ve terkediliş süreci, şimdik kaynakları sağlıklı biçimde incelenmemiş olsa da; genel olarak kabul edildiği biçimiyle İS 7. yüzyılda artan Arap akınlarıyla başlamıştır. 12. yüzyılda Bizans askeri yolları üstünde yeralan Tralleis’in imparator Andronikos Paleologos eliyle yeniden iyileştirilmesi, kentin canlanmasına, su kaynaklarının yenilenmesine neden olmuşsa da izleyen evrede vadide beliren Menteşeoğulları ve akrabaları Aydınoğlu Türkleri, 1282 yılında bölgenin yeni sahipleri olacaklardır. Tralleis’in sönüşü ve küçülmesi ile ilgili bir olasılık günümüzde Sanat Okulu diye bilinen eski Mekteb-i İdadi ile Çengeloğlu Tahir Paşa’nın konağının yeraldığı uç düzlemde aranabilir. Burayı bir yukarı kale olarak alırsak ve buna daha sonradan yarım yamalak tanıklık eden Evliya Çelebi’ye bakarsak; kentin aşağısı, Hükümetönü Avlusu denen yer, günümüzdeki vilayet konağından Gümrükönü hanı ile Nazilli köprüsü arasına dek inen bir alt basamak olabilir. Burada şimdi yerinde olmayan bir Aydınoğlu dönemi Ulucamisi, yeni keşfedilmiş bir Aydınoğlu dönemi hamamı ile Alihanbaba türbesi ve Merkez karakolu yapısı altında kalıntıları bulunan büyük bir kilisenin tanıklığı bizi yönlendirebilir. Eğer Bizans ve geçiş dönemi Aydınoğlu Güzelhisarı arkeolojisi yapılacaksa bu alanda gözlemler artırılmalıdır. ......................................................................................... Kaynaklar: -Dr. Süha Göney, Büyük Menderes Bölgesi, İstanbul Üniversitesi yayınları no:1895, İstanbul 1975 -Şükrü Tül, “Prehistoric Settlements on the Meander Plain” Appendix I, ed. E. Oustinof, Prehistoric Aphrodisias I-II, M. S. Joukowsky, 1986. -Recep Meriç, “Pre Bronze Age Settlements of West-Central Anatolia”, Anatolica, Vol.19 (2000), s:143-147. -Engin Akdeniz, Neolitik ve Kalkolitik Çağlarda Büyük Menderes Havzası’ndaki Kültürel Yapılanma ve Orta Kalkolitik Çağ Problemi", OLBA ,VI (2002), s:59-76. -Engin Akdeniz, Büyük Menderes Havzası’nda Prehistorik Yerleşim Dokusu , Belleten, Sayı:245 (2002). -Engin Akdeniz, Prehistorik ve Protohistorik Çağlarda Aşağı Büyük Menderes Havzası’ndaki Yol Şebekesi Hakkında Bazı Gözlemler, Aydın Kültür Sanat Bülteni, Ekim-Kasım 2000. -Engin Akdeniz, “Aşağı Büyük Menderes Havzası’nda Jeoarkeolojik Değişimler”, Aydın Kültür Sanat Bülteni, Nisan-Mayıs 2001. -Engin Akdeniz, “Neolitik Çağda Aydın ve Çevresi”, Aydın Kültür Sanat Bülteni, Haziran-Temmuz 2001. -Christine Eslick, “Middle Chalcolitic Pottery from Southwestern Anatolia”, American Journal of Archeology, vol.84, No.1 (Jan. 1980), s.5-14. -Sevinç Günel, “Aydın Bölgesi Yüzey Araştırmaları Işığında Çatalkaya, Dedekuyusu ve Bahçetepe Höyükleri”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Sayı (2003), s:53-70. -Sevinç Günel, “Yüzey Araştırmaları Işığında Aydın Yöresi Kültürel Gelişiminde Erken Dönemler”, Türk Arkeoloji ve Etnografya Dergisi, Sayı.4 (2004), s:1-12 S. Günel, "Batı Anadolu Bölgesi Tarihöncesi Dönemlerine Yeni Katkılar", Belleten CLXVII (2004), 719-738 S. Günel, "Aydın Bölgesi’nde Prehistorik Bir Merkez: Köprüova", OLBA IX (2004), 1-20 S. Günel, "Aydın Bölgesi Yüzey Araştırmaları: Erken Dönem Yerleşmeleri ve Buluntuları Işığında Kültürel Gelişimi", Anadolu (2004), 95-114 -Ünsal Yalçın, “Hititlerde Demir”, Uluburun Gemisi-3000 yıl Önce Dünya Ticareti Ed. Ünsal Yalçın-Cemal Pulak-Rainer Slotta, Bochum 2006, s:495-504. -Annelise Peschlow-Bindokat-mit einem Beitrag von Susanne Herbrordt, “Eine Hethitische Grossprinzeninschrift aus dem Latmos”, Archælogischer Anzeiger, Heft 3 (2001), s:363-378. -E.H.Sturtevant, “The Tawagalawas Text”, The American Journal of Semitic Languages and Literatures, Vol.44, No.4, (1928), s:217-231. -S. Heinhold-Krahmer, Arzawa. Untersuchungen zu seiner Geschichte nach den hethitischen Quellen, Carl Winter Universitatsverlag, Heidelberg 1977. -Dr. G. Contenau, La civilisation des Hittites et des Mitanniens, Paris/1934 -Çetin Anlağan-Önder Bilgi, Protohistorik Çağ Silahları, Sadberk Hanım Müzesi yayınları, İstanbul 1989 -M. Erkan Fidan, “Waffen aus Metall von İhren Anfangen bis zum Ende der Frühen Bronzezeit aus dem İnneren Westanatolien”, Colloqium Anatolicum V (2006), s:91-106. -W.P.A. Thomae, “Emery, Chrome-Ore and Other minerals in the Villayet of Aidin, Asia Minor”, Transaction of the American Institute of Mining Engineers, Vol. XXVIII (1899), s:209-225. -Manfred O. Korfmann, “Geç Tunç Çağı’nda Troia”, Uluburun Gemisi-3000 yıl Önce Dünya Ticareti, Ed. Ünsal Yalçın-Cemal Pulak-Rainer Slotta, Bochum 2006, s:251-266 -Jeanny Vorys Canby, “Some Hittite figurinnes in the Aegean”, Hesperia, Vol.38 No.2 (1969), s:141-149. -Afif Erzen, İlkçağ Tarihinde Trakya, İstanbul 1994. -W. Ruge, Tralleis, Reel Encyclopaedie VI A2 (1937), 2093-2128. -A.W. McWicall, Hellenistic Fortifications from Aegean to the Euphrates, Oxford 1997. -O.Rayet-A.Thomas, Bir Karya Kenti Tralleis, Aydın [1997]. -A. Dumont, „Note sur des bijoux d’or trouves en Lydie“, Bulletin Correspondance Hellenique 3 (1879), s:129-30. -Ramazan Özgan, Die griehischen und römischen Skulpturen aus Tralleis, Asia Minor Studien, Band 15, Bonn 1995. -Ramazan Özgan, “İ.S.1. yüzyıl Tralleis Yontuculuğu”, 10. T.T.K. Kongresi, Ankara 1986 (1990). -Fjodor B. Poljakov, Die İnscriften von Tralleis und Nysa, Bonn 1989 -A.E.Raubitscek, “Epigraphical Notes on Julius Caesar”, The Journal of Roman Studies, Vol.44, (1954), s:65-75. -Simon Hornblower, Mausolus, Oxford 1982. -A. E. M. Johnston, “Maps on Greek Coins of the 4th Century B. C.”, Imago Mundi, Vol. 25, (1971), s: 75-76. -John Ma, Antiochos III and the Cities of Western Asia Minor, Oxford 2002. -Jon Solomon, “The Seikilos Inscription:A Theoretical Analysis”, The American Journal of Philology, Vol.107,No.4 (1986), s:455-479. -William Hansen, Phlegon of Tralles’- Book of Marvels, Exeter 1996. -W.R. Paton, “Antiochia Chrysaoris”, The Classical Review, Vol.13 No. 6 (1899), s:319-321. -Thomas Robert Shannon Broughton, “Some Non-Colonial Coloni of Augustus”, Transactions and Proceedings of the American Philological Association, Vol.66 (1935), s:18-24. -T.R.S.Broughton, “On Two Passages of Cicero Referring to Local Taxes in Asia”, The American Journal of Philology, Vol. 57, No.2 (1936), s:173-176. -Thomas Robert Shannon Broughton, “A Significant Break in the Cistophoric Coinage of Asia”, American Journal of Archeology, Vol.41, No.2 (1937), s:248-249. -Thomas Robert Shannon Broughton, “Some Non-Colonial Coloni of Augustus”, Tranactions and Proceedings of The American Philological association, Vol. 66 (1935), s:18-24. -Barbara Barrell, Neokoroi:Greek cities and Roman Emperors, Leiden 2003. -A. E. M. Johnston, “Maps on Greek Coins of the 4th Century B. C.” Imago Mundi, Vol. 25,(1971), s:75-76. -A. E. M. Johnston, “The Earliest Preserved Greek Map: A New Ionian Coin Type”, The Journal of Hellenic Studies, Vol. 87,(1967), s:86-94. Saadet Onat, “Aydın ilinin Dalama Bucağına Bağlı Şahnalı Köyü Civarında Bulunmuş Olan Kistoforlar”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt XVII, Sayı:1-2 (1959) s:139-144. -Hasan Malay, Hellenistik Devirde Pergamon ve Aristonikos Ayaklanması, İzmir 1992. -Barbara Burrell, Neokoroi:Greek Cities and Roman Emperors, Leiden 2003,s:130-132. -Rafet Dinç-Hakan Özkan-Turan Takaoğlu, “Tralleis Kazı çalışmaları 1997-1998”, Arkeoloji ve Sanat, Sayı 95 (2000). -Rafet Dinç-Erkan Dede, “Tralleis 1999 Kazısı Sonuç Raporu”, Arkeoloji ve Sanat, Sayı:114 (2003). -Rafet Dinç, Tralleis Rehberi, İstanbul 2004. -Rafet Diç-Guy Meyer, “Melanges de cultures et de populations a Tralles d’apres deux nouvelles inscriptions”, Mediterraneo Antico, Anno VII Fascicolo I (2004), s:287-315. -Funda Ertuğrul, “Tralleis'de bulunan bir kremasyon kabı”, Arkeoloji ve Sanat Sayı:120 (2005). A.E.M.Johnston, “The Earliest Preserved Greek Map:A New Ionian Coin Type”, The Journal of Hellenic Studies, Vol.87, (1967), s:86-94. -Lou Bengisu, “Torrhebia Limne”, Arkeoloji Dergisi II (1994), s:33-43. -Barbara Barrell, Neokoroi:Greek Cities and Roman Emperors, Leiden 2003. -Prof. Dr.Işın Demirkent, Bizans Tarihi Yazıları-Makaleler -Bildiriler-İncelemeler, İstanbul 2005. -Paul Lemerle, L’Emirat D’Aydin Byzance et Occident-Recherches sur “La Geste D’Umur Pacha”, Biblioteque Byzantine, Paris 1957. -[Evliya Çelebi], Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Topkapı Sarayı Kütüphanesi Bağdat 306, Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa 462, Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa 452 Numaralı Yazmaların Mukayesesi Transkripsiyonu-Dizini, Hazırlayanlar Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman-Robert Dankoff, 9. Kitap, YKY, İstanbul 2005. -Suraiya Faroqi, “Camels,Wagons and the Ottoman State in the Sixteenth and Seventeenth centuries”, International Journal of Middle East Studies, Vol.14, No.4, (1982), s:523-539. -Alfred Philippson, Reisen und Forschungen im westlichen Kleinasien, Gotha 1911. C.Humann-W. Dörpfeld, “Ausgrabungen in Tralles”, Athenische Mitteilungen, Vol 18 (1893), s:395-413. -Edhem Bey, “Fouilles de Tralles (1902-1903)”, Bulletin Correspondance Hellenique, Vol.28 (1904), s:54-92. -Emin Yener-Mustafa Kenan Özkan, “Aydın Merkez Alihanoğlu İsmail Türbesi Yanındaki Roma Mezarı Kurtarma Kazısı 1996”, VIII. Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Ankara 1997 s:219-233. -Mustafa Kenan Özkan, “Aydın-Tabakhane Hamamı Kurtarma Kazısı”, VIII. Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Ankara 1997 s:279-301. -Mustafa Kenan Özkan, “Aydın-Hukukçular Sitesi Osmanlı Devri Kurtarma Kazısı”, VII Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Ankara 1997.

Tuesday, August 9, 2011

Rüzgarın önünde ada ve heykel


SEMADİREK NİKESİ
Semaya direk olacak bir ada, Ege’nin kuzey sularında duruyor. Üstelik Çanakkale boğazından çıkacak, Karadeniz’den yorgun düşmüş gemiciler aldansın diye de bir ödevi var. İmbros’un arkasında göğe doğru yükseliyor. Bulutlara değiyor her vakit. Adanın adı aslında Samothraki, Trakya’daki Samos demek. Kireçtaşından bir ada ya, adalıktan çok bir dağ, denizden yükselip süzülüyor orada. Adayı koruyan Megaloi Theoi/Büyük Tanrılar dört bir yanından sarıp sarmalamış gibiler. Onların tapınağının süsü de bir Nike tanrıça heykeli. Gemi pruvası üstündeki tanrıça, Saros körfezinin rüzgarlarını içine çeken bir duruşla beklemiş gemicileri. Kanatları geriye doğru kasılmış. Giysileri gövdesine yapışık, ayak uçları ile bir kayaya basıyor gibi. Giysilerinin salınımı bir dans anının kısa bir kesitinde kalmışlar. Şöyle giysinin çırpınıp durmuş anı, belinde seziliyor. Göbeğine, bacaklarına baskı yapan kumaş artık kumaşlıktan çıkıp bedeninin ta kendisi olmuş. Büyük bir giysi tomarı önüne geçmiş savrularak. Göğsünün altında bir bağcık giysisini tutuyor bedeninde. Belki de giysi rüzgara uyup çıkıp gidecek. Bir Poyraz, karayel esişi önünde, Saros’da durmak mümkün mü? Sonra Nike bir gemiye basmış, gemi burnuna konmuş gibi. Semadirek adasının rüzgarlarının esişine, soğukluğuna, ürpertisine, baskısına, gücüne yaraşır bir duruşu ancak bir gemi pruvası taşıyabilir.
1863 yılında yerinde alınıp gitse de Nike, şimdi Louvre Müzesi’nin bir kemerinin gücüne esinti veriyor. Gemisi, pruvası ile birlikte. Peki başı, kolları nerede? Heykel durduğu yerde esintisini bırakmıyor. Sanatçılar gelip gelip ona bakıyorlar. Seziliyor ki Pergamon sunağını yontanların eli var bunda. İÖ 190 yılında Makedonyalı Demetrios I Polierketes için yapılmış bir zafer anıtı ama.. Müjdesi çok bir sanat yapıtı. Pergamon’un esip savrulmasına o denli benziyor ki. Pergamon kabartmalarındaki Nike de neredeyse aynısı gibi. Laokoon heykelinin telaşı, gerilimi ile de benzeş. Myrinalı pişmiş toprak heykelciler de aynı figürü yapmışlar. Yere değmeyen, havada uçan, hafif Nikeler üretmişler. Kireçle beyaza boyayıp mermere benzetmişler. Semadirek Nikesi, Paros mermerinden. Gemi ise gri renkli bir kireç taşından. Yapanlar, yontanlar heykelin aklığına gemi karışmasın diye düşünmüşler..
Sonra heykele gelip bakanlar türlü esintilere kapılmışlar. Abbot Anderson Thayer resimlerinde bu giysi zenginliğini kullanmış. Virgin adlı yapıtını tasarlarken, 1892-3’de heykelin devinimine kapılmış. Fütürist ressam Filipo Thomasso Marinetti, 1909’de manifestosunu yazarken devinimin anları üstüne esini heykelden almış. Umberto Boccioni heykellerinde aynı Fütürist yaklaşımla, devinimin görünmeyen, fark edilemeyecek kesitlerini işlemiş aynı etkiyle. Rolls Royce’nin radyatör figürüne kadar iş uzamış. FIFA’nın Dünya Kupasına da.. Bütün bu sanatsal yaratıların ötesinde söz Gunnar Ekelöf’ün Samothrace adlı şiirine kadar gitmiş..
Aceleci bulutlar için sabah,
Kayalıkların yorgunluğuna denk bir kızıl sabah güneşi,
İmbros’ta göçetmişlik yalnızlığı,
Tek teselli bir rüzgar üşütsün diye kıyısına varanları,
Eğer kollarını açarlarsa, Semadirek Nikesi gibi bir ürpertiyi,
Bulurlarsa insanca bir duyguyu,
Bir ozana gerek kalmaksızın işitirlerse,
Terketmeyi, terkedilmişliği ve bir adada bırakılmayı..

Şükrü TÜL

Tuesday, June 7, 2011

ADA YENİDEN
YENİDEN ADA
Ada yolculuklarının türlü mevsimi var. Bir mevsim çiçeklerin neler olduğunu öğretiyor. Adada gelincik var mı? Yok galiba. Ama gelincik şurubu var. Gelincik sabunu var. Ve de şerbeti de. Kadehlerin içindeki buz taneleriyle birlikte kırmızı bir ışık o. Oturduğunuz yerden gelen geçenleri görerek, buz kristallerine ve kırmızılığına bakarak içiliyor. Bozcaada’nın boz Göztepe’sine, yenilenmiş çan kulesine bakarak.
Bu kızıllığın içinde serinlikle gelen şeker uyarısı her beyni etkiler. Bilindiği gibi damaktan beyne giden tad alımı kısa bir yol yapar. Serinlikle birlikte o renk insanın içine işler. Sonra dipteki tada ulaşılır. O bildik buruk, şarabımsı son tada. Çocukluktan bilinen. Gelincik kapsüllerinin daha açmamış iken, alıp içine saklanmış buruşuk bir Karmençita giysisi olan yapraklarını ortaya çıkarmayı bilenler içindir bu tad. Çünkü daha öteye geçip bu bitkinin yaprakları çiğnenmiştir.
Kırları kaplayan, neredeyse işgal eden gelincikli bir coğrafyada doğduysanız, halanız size limon tuzuyla güneşte demlenmiş bu şurubu da içirmişse bilirsiniz. Doğduğunuz toprakların adı da Euantheia/İyiçiçekli, Polyantheia/Çokçiçekli ise daha da gelincik ruhu içinizi kaplar. Bir impresyonist, bir puantilist ressamın fırça ucuyla kırlara koyduğu kırmızıdır o. Dahası siz bir duvar resminde gördüğünüz Tralleis kentinin üç kemerli gymnasimunun resminin soğuk renklerden oluştuğuna karar verdiğinizde; resmi ısıtmak için gece yarısı yarı sarhoşlukla, gizlice, arkadaşınızın dayısının kitabevinde, fırçayla kondurduğunuz renklerdir gelincik kırmızısı.
Gelincik çiçeksiz zamanında ise belki de bir börek tadının yine buruk harmanına saklanmıştır. Öteki otların cömertliğiyle yarışan gelincik, çiçeksiz iken, öteki otlarla birlikte hamur katlarının arasına girdiğinde, derindeki tadı ile şerbet kokusunu eşleştiren, birleştiren, biribirini çağrıştıran duyumunu biliyor olmalısınız. Bu kadar şey bilmek için güzel bir çocukluk, hala bitmemiş bir çocukluk yaşamış, yaşıyor olmanız gerekir. Üzümleri komşuya açık bağların, erik ağaçlarının, taşlanılan bademlerin eski zamanlarıdır bu sözkonusu olan zaman. Kuru saman kokusu ile ekşimiş hurda incirlerin arasında beygir teriyle karışık bir bahçe damının havasını da içerir. Kuru çuval kokusu saklayan badem kabuklarının ateşiyle zeytinyağında pişen kızartma da uçuşur havasında. Soda denen bir nesne ile yıkanmış çamaşırlar, gün ışığı altında epilderler. Ve de hepsi bir araya gelirler.
O gün, bir bahçe zamanı, çamaşır kokusu, badem kabuğu ateşi, incir hurdası ekşisi, beygir kokusu ve de gelincik şerbetinin serinliği; ayak altlarınızda çıtırdayan kuru zeytin yapraklarının üstündeki yaşantınıza anlam verirler. O anlamı o zaman da okumuştum, şimdi de okumaya hazırım bulursam eğer. Ama Bozcaada'da elimdeki gelincik şerbetinin içinden geçen gölgeler aracılığıyla, başka yitirilmiş zamanlara, terkedilmişliklere ve de bırakılmışlıklara da daldım.
O abla siyah giysisi ile bir aşağı bir yukarı sokaklarda dolaşıyordu. Ceketinin siyah boncukları bir ara güneşte parladı söndü. Mirelle Mathieu gibi kısa kesilmiş sarı saçları vardı. Aceleciydi. Birisi onun arkasından geliyormuş gibiydi. Bir sokaktan ötekine hızlı adımlarla geçiyordu. Arkasına bakar gibi yapıyordu. Birisiyle gözgöze gelecek gibiydi telaşı. Sanki hem görülmek hem de görülmeden gitmek arasındaydı çabası. Dolanışındaki ısrar neydi öyle. Bütün bir öğleden sonrasını neredeyse böyle geçirdi. Alaybey camiine giden ara sokakta, kiliseye çıkan sokaklarda, çınaraltı kahvenin önünde, bir aşağı bir yukarı yaptı durdu..
Bir abi gördüm. Gri giysili. Tanımadığım tipte pabuçlu. Gri-beyaz saçları birbirine briyantinle yapışmışlıktan kalma gibiydi. Elinde gazetelere sarılı çerçeve ile Hakan Gürüney’in müzesi önünden geçti gitti. Sonra bir başka sokaktan iskele yönüne saptı. Bir başka sokaktan yukarı çıktı. Sanki bir şey yaptırmaya, tamir ettirmeye çıkmış da dönüyormuş gibiydi. Ya da bir şey almış, eve götürüyormuş gibi. Bunca kalabalığın içinde, tatilcilerin ışıltılı görünümlerinin arka planında, adaya özgü gerçek iki portre yansıdı benim gelincik kadehime.
Ada saklamış mıydı özünü
Saklamış mıydı buruk bir tadı
İster kuntra, ister karalahna adında
Ya da gelincik şerbeti kadehinin dibinde
Bırakılmışlıkla, terkedilmişlikle, konuşamamakla
Eşdeğer bir yalnızlığı, Cenevizlilerden artakalan Rumca bir ağıtta..

Monday, July 5, 2010

Adaya varırken, varınca..
Adaya yaklaşmayı kim düşledi bir nota söylemiyle? Kim yazdı adaya gelmenin şarkısını? Oysa biraz ötedeki adaya gelişin kutlaması “Padişahım çok yaşa!” ile yapılmıştı. Avrupa yolculuğundan dönen Sultan Abdülaziz Han, Midilli’ye ayak basarken bir bando, Callisto Guatelli Paşa’nın Aziziye marşını çalmış olmalıydı. Sultan Abdülaziz han, 1867 Paris sergisi için çıktığı yolculuktan dönerken Midilli gibi iyi vergi veren bir adaya uğramak nasıl aklına geldiyse bunu gerçekleştirdi. III. Napolyon’un konuğu olan Sultan, ilk kez ülkesinin dışına çıkan bir hükümdar oldu. Adaya gelişiyle ilgili, onun gelip gidişinden artakalmış, daha doğrusu adaya düşmüş olan bir “şey” olan Aziziye marşı, orada kalakaldı. Tüm Midilli adasının düğünlerinin başlangıcı bu tatlı, doğu ruhuna yaklaşan, batılı, daha gerçeğiyle Akdenizli bir bestecinin işi Aziziye marşı oldu. Santur denen çok telli çalgının üstünde Aziziye marşı, 1867’den buyana gezinir oldu. Tıpkı denizin üstünde ufku görmek için bakışlarını yükseltmek isteyen dalgaları süpürüp geçen Poyraz rüzgarı gibi. Bir esinti, epilti olarak santur üstünde kalakaldı. Aziziye, bir santurcunun yolculuğu ile, Tenedos’a/Bozcaada’ya gelen bir saz takımıyla da bu kez yeni bir yer edindi. Bozcaadalılar ona karşılama demeyi yakıştırdılar, aradaki ince Aziziye bağı, sözcüğü nedense Hellespontoslu/Çanakkaleli rüzgarla kopup dümüş olmalıydı. Buraya kadar öyküsünü toplamaya çalıştığımız Aziziye, dinlemeden anlaşılmayacak bir marş. Onun Midilli’den Bozcaada'ya gelişini sağladıktan sonra, kulaklarımda bu ezgilerle, adı bağrındaki Alaybey camisinin mezartaşlarında yazılı olduğu “Bohçaada”dan çok, “Bozcaada” olan yere varalım.
Gemilerin kaygısı varmak, gitmek gelmek değildir. Daha çok dolmak, sığmak ile ilintilidir ada yolculuklarında. Gemi nasılsa varır, döner, gelir-gider. Sığmak sıkıntısı, sığdırmak sıkıntısı kimi kez gemi adamlarının bir arabayı hoplatmasına kadar varır. Sonunda kapaklar kalkar ve adaya yürünür. Bozcaada, tüm Türk yaşantısına da tanıklık etmiş adalar gibidir. Adayı önce bir Ceneviz taifesinin kalesi taçlandırır. Sonra Orhodoks cemaatinin kiliselerinin uzun dam sırtları, onlar da yetmeyince çan kuleleri, bir de aslında kulelerin yarışa çıktıkları cami minareleri. Bunlar Ege sahanlığındaki tüm adalar için değişmez görüntüler olduğu kadar kronolojik, daha siz denizden gelirken anlatılan bir tarih bilgisi olurlar. Bozcaada kalesi de 1377’deki Ceneviz ve Venedik cumhuriyetleri arasında imzalanan Torino anlaşması sonrasında, Marmara denizine hapsolmuş Doğu Roma’nın önünü kesen bir kale olarak yükselmiş.Fatih ve Kanuni dönemindeki onarımlar, Çanakkale boğazının güvenliği ile Osmanlı donanmasının Akdeniz’i elde etmesi sürecindeki görevini duyuruyor. 1908’de Sultan II. Mahmut kaleyi onartarak hapishane olarak kullanmayı akıl etmiş. Camilerden biri Sokollu’nun yaptırdığı söylenen Yalı camii, ötekisi ise Alaybey camii. Kilise ise “Tanrıyı karnında Taşıyan’ın Ölümü” kilisesi. kilisenin çan kulesi depremlerle yıkılmıştı. Yeniden yapldı ama ona restorasyon demek yanlış olur, doğrusu renovasyon olmalıdır; yani yeniden dikmek...
Bozcaada yazgısını Çanakkale boğazı önünde olmakla belirlemiş. Boğazdan girenler ve çıkanlar onun önünde yatmak, rüzgarları beklemek zorunda imiş. Şimdi bu bekleyiş artan boğaz trafiğinin vereceği izne göre zorunluluk biçiminde kendini gösteriyor. Adanın güneyi gemi yatma yeri. Tıpkı Troya savaşında Tahta At hilesinin uygulandığı sahnede kuşatmacı Akha gemilerinin adanın arkasında beklemesi gibi. Homeros Bozcaada için Apollon tanrıyı Tenedoslu diye anarak vezin düşürüyor. Bir de Tenedos ile İmbros arasında denizin dibinde Poseidon’un mağarası var diyerek.. Böylelikle en az üç kez ada, Homeros destanlarında anılmış oluyor. Yaşar Kemal gibi Homeros gerçek bir coğrafyaya yerleştirdiği destanları ile o toprakları en ez anlatının konusu kadar ölümsüzleştirmişti. Smyrnalı ozan atalarından sözlü aktarımlarla gelen bir yıkım öyküsünü, Çanakkale boğazının üstündeki büyük bir kentin yokoluşunu geceler boyu süren ballandırılmış bir öyküye çevirmişti. Üstelik bu öykü vezinli, seslilerin vurgusu, dizelerin uyumu ve yere vurulan ozan deyneğinin salınımları ile dillendirilmişti.
Romalılar adayla neden ilgilenmemişler? Hellenistik çağda ada üzüm ürettiğini bastığı paralara yansıtmış oysa. Augustus, Troya kentine geldiğinde bu adayı sormamış mı? Hadrianus da adayı sormamış gibi. Ada ilkçağını tümüyle yoketmiş gözüküyor. En azından Ortaçağ adanın tüm taşlarını öğütmüş gibi. Bozcaada’nın kuzey yamacındaki tiyatro çanağı da taşlarının sökülüp gitmesiyle bozluktan nasibini almış. Yerinde bir iki dikme çam ağacı var. Adadan bilinen yazıtlar uzun boylu bilgiler vermiyor. Kişilerin gömütlerinden kalma yazıtlar çoğunlukla. Adada bu durumda en acıklı öykü saklayan taş kalenin yukarı avlusu kapısından girince solda duran Penelope Kibriti’nin mezar taşı. 3 Mayıs 1857 tarihinde doğan Penelope, 21 Temmuz 1882’de ölmüş. Taşta yazdığı gibi Evangeli Sarri ailesinden geliyormuş ve babacığı bu mezarı yaptırmış.
İşbu mermer, tüm güzelliği ile bir gençliği örtüyor,
Çiçeklerden bir taç takınmış olarak,
Tanrının armağanı bir kız olarak gelmişken,
Ve de dünya onu tazecik öpmüşken....

Bu acıklı taş yazısının arkasında daha aranacak çok öykü olduğu besbelli Bozcaada’da. Öykü aramaya gitmenin en uzak kenti Araplar’ın Khandak/hendek dedikleri Kandiya’ya bakmak gerek. Adadan İtalyanların sürgün ettiği halk, Girit’in başkentinde Tenedeia diye bir mahalleyi kurmuşlar bundan 700 yıl önce. Sürgünün ilki İÖ 300 sularında yaşanmış bir de. Karşı kıyıda Kestanbol kaplıcalarının olduğu yere Makedonya kralları bir kent kurduklarında içini çevreden derledikleri halklarla doldurmuşlar. Dağdaki Neandreia halkını indirip, Tenedoslular’ı Aleksandreia’ya yerleştirmişler. Aleksandreia, kibirli general Antigonos zamanında büyük İskender’in adını bırakıp bir ara Antigoneia adını almışsa da bir süre sonra genç kralın itibarı geri verilmiş. Aleksandreia bir başka onursal fırsat daha kaçırmış. Büyük Konstantin yeni bir Roma kurmak için yer ararken Aleksandreia’ya da bakmış ve sonra Byzantion’da karar kılıp, yeni kentini kendi adıyla Konstantinopolis diye tescil ettirmiş.
Bütün dostluk öyküleri kişiler arasındadır. Adanın Rumları ile Türkleri arasında bir dere sınır görevi görmüş yıllar yılı. Şimdi derenin yerinde anacadde var. Artık derenin öte yakası ile beri yakasının bütünleştirici ödev meraklı ve aydın gezginlerde. Her iki yakadaki öyküler derlenip konuşulur olmuş. Domates reçeli piyasada yerini alırken örselenmiş biçimde cemaat okulu otele dönüşmüş ama, Sokrat’ın evi kapısındaki bir yazı ile bilinebiliyor. Kafası kesilmiş bir Osmanlı Paşası için Alaybey camii avlusuna girmek gerekse de ada hakkında okunacak çok şey basılı biçim kazanmış durumda. Hakan Gürüney’in Bozcaada Müzesini görmek, duvarlara asılı çerçevelerde öyküler bulmak da kolaylık olmuş.
Adada yeme içmenin peşinde gezmek gerekli. Ada kafe, gelincik şurubu işini ileri götürüp sabuna kadar vardırmış. Pavel adını verdikleri rakı ile yapılmış gelincik şuruplu kokteyl ağız tadınızı karıştırmak için olsa da sakızlı muhallebi üstüne şurup, en üste de dondurma koydurmayı denemek gerekli. Yerli üzüm türlerinden yapılmış şaraplar için Bozcaada elverişli. Çavuş üzümü,kuntra, vasilaki diye sormak yeterli. Bana göre Çamlıbağ’ın üretimi dayanaklı bir üzüm likörü sayılabilecek Mistel favorim. Kabacık denen kabak rendesi-yoğurt-ceviz-dereotu formülü güzel, aranmalı sorulmalı. Kayalara yapışmış midyelerle ilgili bir iki şey anlatılsa da adada kim uğraşır. Çorbası yapılabilecek midyeler her yerde var ama.. Neyseki Dardanel ürünü yengeç bacağı adaya çeşni katıyor, biraz yalan atıp “ada lokumu” diye aramak gerekli..
Ada,boz bir tepe gibi,bir tekne gibi,
Boğazdan içeri girip Karaköy rıhtımlarına bağlanacak gibi..
Hiç düşünmüyor, kendini bırakıp Ege’nin ortasına savrulmayı,
Domates reçeli içindeki badem tanesi gibi saklı,
Boylu bir kadehte yerli bir burukluk,
Kayalara yapışmış, unutulmuş bir düğme,
İlyada’nın dizeleri arasından bakan,
Bababurnu’na uzak, Konstantiniyye’ye yakın...