Monday, July 5, 2010

Adaya varırken, varınca..
Adaya yaklaşmayı kim düşledi bir nota söylemiyle? Kim yazdı adaya gelmenin şarkısını? Oysa biraz ötedeki adaya gelişin kutlaması “Padişahım çok yaşa!” ile yapılmıştı. Avrupa yolculuğundan dönen Sultan Abdülaziz Han, Midilli’ye ayak basarken bir bando, Callisto Guatelli Paşa’nın Aziziye marşını çalmış olmalıydı. Sultan Abdülaziz han, 1867 Paris sergisi için çıktığı yolculuktan dönerken Midilli gibi iyi vergi veren bir adaya uğramak nasıl aklına geldiyse bunu gerçekleştirdi. III. Napolyon’un konuğu olan Sultan, ilk kez ülkesinin dışına çıkan bir hükümdar oldu. Adaya gelişiyle ilgili, onun gelip gidişinden artakalmış, daha doğrusu adaya düşmüş olan bir “şey” olan Aziziye marşı, orada kalakaldı. Tüm Midilli adasının düğünlerinin başlangıcı bu tatlı, doğu ruhuna yaklaşan, batılı, daha gerçeğiyle Akdenizli bir bestecinin işi Aziziye marşı oldu. Santur denen çok telli çalgının üstünde Aziziye marşı, 1867’den buyana gezinir oldu. Tıpkı denizin üstünde ufku görmek için bakışlarını yükseltmek isteyen dalgaları süpürüp geçen Poyraz rüzgarı gibi. Bir esinti, epilti olarak santur üstünde kalakaldı. Aziziye, bir santurcunun yolculuğu ile, Tenedos’a/Bozcaada’ya gelen bir saz takımıyla da bu kez yeni bir yer edindi. Bozcaadalılar ona karşılama demeyi yakıştırdılar, aradaki ince Aziziye bağı, sözcüğü nedense Hellespontoslu/Çanakkaleli rüzgarla kopup dümüş olmalıydı. Buraya kadar öyküsünü toplamaya çalıştığımız Aziziye, dinlemeden anlaşılmayacak bir marş. Onun Midilli’den Bozcaada'ya gelişini sağladıktan sonra, kulaklarımda bu ezgilerle, adı bağrındaki Alaybey camisinin mezartaşlarında yazılı olduğu “Bohçaada”dan çok, “Bozcaada” olan yere varalım.
Gemilerin kaygısı varmak, gitmek gelmek değildir. Daha çok dolmak, sığmak ile ilintilidir ada yolculuklarında. Gemi nasılsa varır, döner, gelir-gider. Sığmak sıkıntısı, sığdırmak sıkıntısı kimi kez gemi adamlarının bir arabayı hoplatmasına kadar varır. Sonunda kapaklar kalkar ve adaya yürünür. Bozcaada, tüm Türk yaşantısına da tanıklık etmiş adalar gibidir. Adayı önce bir Ceneviz taifesinin kalesi taçlandırır. Sonra Orhodoks cemaatinin kiliselerinin uzun dam sırtları, onlar da yetmeyince çan kuleleri, bir de aslında kulelerin yarışa çıktıkları cami minareleri. Bunlar Ege sahanlığındaki tüm adalar için değişmez görüntüler olduğu kadar kronolojik, daha siz denizden gelirken anlatılan bir tarih bilgisi olurlar. Bozcaada kalesi de 1377’deki Ceneviz ve Venedik cumhuriyetleri arasında imzalanan Torino anlaşması sonrasında, Marmara denizine hapsolmuş Doğu Roma’nın önünü kesen bir kale olarak yükselmiş.Fatih ve Kanuni dönemindeki onarımlar, Çanakkale boğazının güvenliği ile Osmanlı donanmasının Akdeniz’i elde etmesi sürecindeki görevini duyuruyor. 1908’de Sultan II. Mahmut kaleyi onartarak hapishane olarak kullanmayı akıl etmiş. Camilerden biri Sokollu’nun yaptırdığı söylenen Yalı camii, ötekisi ise Alaybey camii. Kilise ise “Tanrıyı karnında Taşıyan’ın Ölümü” kilisesi. kilisenin çan kulesi depremlerle yıkılmıştı. Yeniden yapldı ama ona restorasyon demek yanlış olur, doğrusu renovasyon olmalıdır; yani yeniden dikmek...
Bozcaada yazgısını Çanakkale boğazı önünde olmakla belirlemiş. Boğazdan girenler ve çıkanlar onun önünde yatmak, rüzgarları beklemek zorunda imiş. Şimdi bu bekleyiş artan boğaz trafiğinin vereceği izne göre zorunluluk biçiminde kendini gösteriyor. Adanın güneyi gemi yatma yeri. Tıpkı Troya savaşında Tahta At hilesinin uygulandığı sahnede kuşatmacı Akha gemilerinin adanın arkasında beklemesi gibi. Homeros Bozcaada için Apollon tanrıyı Tenedoslu diye anarak vezin düşürüyor. Bir de Tenedos ile İmbros arasında denizin dibinde Poseidon’un mağarası var diyerek.. Böylelikle en az üç kez ada, Homeros destanlarında anılmış oluyor. Yaşar Kemal gibi Homeros gerçek bir coğrafyaya yerleştirdiği destanları ile o toprakları en ez anlatının konusu kadar ölümsüzleştirmişti. Smyrnalı ozan atalarından sözlü aktarımlarla gelen bir yıkım öyküsünü, Çanakkale boğazının üstündeki büyük bir kentin yokoluşunu geceler boyu süren ballandırılmış bir öyküye çevirmişti. Üstelik bu öykü vezinli, seslilerin vurgusu, dizelerin uyumu ve yere vurulan ozan deyneğinin salınımları ile dillendirilmişti.
Romalılar adayla neden ilgilenmemişler? Hellenistik çağda ada üzüm ürettiğini bastığı paralara yansıtmış oysa. Augustus, Troya kentine geldiğinde bu adayı sormamış mı? Hadrianus da adayı sormamış gibi. Ada ilkçağını tümüyle yoketmiş gözüküyor. En azından Ortaçağ adanın tüm taşlarını öğütmüş gibi. Bozcaada’nın kuzey yamacındaki tiyatro çanağı da taşlarının sökülüp gitmesiyle bozluktan nasibini almış. Yerinde bir iki dikme çam ağacı var. Adadan bilinen yazıtlar uzun boylu bilgiler vermiyor. Kişilerin gömütlerinden kalma yazıtlar çoğunlukla. Adada bu durumda en acıklı öykü saklayan taş kalenin yukarı avlusu kapısından girince solda duran Penelope Kibriti’nin mezar taşı. 3 Mayıs 1857 tarihinde doğan Penelope, 21 Temmuz 1882’de ölmüş. Taşta yazdığı gibi Evangeli Sarri ailesinden geliyormuş ve babacığı bu mezarı yaptırmış.
İşbu mermer, tüm güzelliği ile bir gençliği örtüyor,
Çiçeklerden bir taç takınmış olarak,
Tanrının armağanı bir kız olarak gelmişken,
Ve de dünya onu tazecik öpmüşken....

Bu acıklı taş yazısının arkasında daha aranacak çok öykü olduğu besbelli Bozcaada’da. Öykü aramaya gitmenin en uzak kenti Araplar’ın Khandak/hendek dedikleri Kandiya’ya bakmak gerek. Adadan İtalyanların sürgün ettiği halk, Girit’in başkentinde Tenedeia diye bir mahalleyi kurmuşlar bundan 700 yıl önce. Sürgünün ilki İÖ 300 sularında yaşanmış bir de. Karşı kıyıda Kestanbol kaplıcalarının olduğu yere Makedonya kralları bir kent kurduklarında içini çevreden derledikleri halklarla doldurmuşlar. Dağdaki Neandreia halkını indirip, Tenedoslular’ı Aleksandreia’ya yerleştirmişler. Aleksandreia, kibirli general Antigonos zamanında büyük İskender’in adını bırakıp bir ara Antigoneia adını almışsa da bir süre sonra genç kralın itibarı geri verilmiş. Aleksandreia bir başka onursal fırsat daha kaçırmış. Büyük Konstantin yeni bir Roma kurmak için yer ararken Aleksandreia’ya da bakmış ve sonra Byzantion’da karar kılıp, yeni kentini kendi adıyla Konstantinopolis diye tescil ettirmiş.
Bütün dostluk öyküleri kişiler arasındadır. Adanın Rumları ile Türkleri arasında bir dere sınır görevi görmüş yıllar yılı. Şimdi derenin yerinde anacadde var. Artık derenin öte yakası ile beri yakasının bütünleştirici ödev meraklı ve aydın gezginlerde. Her iki yakadaki öyküler derlenip konuşulur olmuş. Domates reçeli piyasada yerini alırken örselenmiş biçimde cemaat okulu otele dönüşmüş ama, Sokrat’ın evi kapısındaki bir yazı ile bilinebiliyor. Kafası kesilmiş bir Osmanlı Paşası için Alaybey camii avlusuna girmek gerekse de ada hakkında okunacak çok şey basılı biçim kazanmış durumda. Hakan Gürüney’in Bozcaada Müzesini görmek, duvarlara asılı çerçevelerde öyküler bulmak da kolaylık olmuş.
Adada yeme içmenin peşinde gezmek gerekli. Ada kafe, gelincik şurubu işini ileri götürüp sabuna kadar vardırmış. Pavel adını verdikleri rakı ile yapılmış gelincik şuruplu kokteyl ağız tadınızı karıştırmak için olsa da sakızlı muhallebi üstüne şurup, en üste de dondurma koydurmayı denemek gerekli. Yerli üzüm türlerinden yapılmış şaraplar için Bozcaada elverişli. Çavuş üzümü,kuntra, vasilaki diye sormak yeterli. Bana göre Çamlıbağ’ın üretimi dayanaklı bir üzüm likörü sayılabilecek Mistel favorim. Kabacık denen kabak rendesi-yoğurt-ceviz-dereotu formülü güzel, aranmalı sorulmalı. Kayalara yapışmış midyelerle ilgili bir iki şey anlatılsa da adada kim uğraşır. Çorbası yapılabilecek midyeler her yerde var ama.. Neyseki Dardanel ürünü yengeç bacağı adaya çeşni katıyor, biraz yalan atıp “ada lokumu” diye aramak gerekli..
Ada,boz bir tepe gibi,bir tekne gibi,
Boğazdan içeri girip Karaköy rıhtımlarına bağlanacak gibi..
Hiç düşünmüyor, kendini bırakıp Ege’nin ortasına savrulmayı,
Domates reçeli içindeki badem tanesi gibi saklı,
Boylu bir kadehte yerli bir burukluk,
Kayalara yapışmış, unutulmuş bir düğme,
İlyada’nın dizeleri arasından bakan,
Bababurnu’na uzak, Konstantiniyye’ye yakın...

1 comment:

Ozan Özdemir said...

Santur ve bozcaadayı ararken yazınızı gördüm. sonra kim yazmış derken sizi buldum hocam. ne de güzel yazmışsınız. teşekkürler. siz adadan dönerken bende adaya yeni gelmiştim 5 hazirandı tarih. Ada da Kirgako Canfoti diye bir santuri rum oluğunu, zamanında bütün düğünlerde santur ve keman çaldığını öğrenmiştim bir akrabasından. Böyle gittiğim yerlerde kim, nasıl ne zaman santur çalarmış bunları araştırıyorum bende... İzmirde görüşmek üzere. Ozan